"Hayalgücü olmayan insanın kanatları olmaz."
Muhammed Ali

Yazarlar

Bülent Kalafat
Bülent Kalafat
@b_kalafat

Tosun Paşa'nın İşi Zor

01/02/2018

Yoğun yağmura rağmen Goodison Park’a gelen Everton taraftarları Premier Lig’deki son maçına 18 Mart 2017’de çıkan Seamus Coleman’ı tekrar ilk on birde görmenin mutluluğunu yaşıyordu. Maça Cenk’in yerine Niasse’nin başladığını öğrenen bizler ise tribündekiler kadar keyifli değildik. Leicester’da ise Manchester City transferi gerçekleşmeyen Mahrez kadroda yoktu. The Guardian’dan Jamie Jackson ve Stuart James’in hazırladıkları habere göre Mahrez Manchester’ın mavilerinden 95 milyon Sterlin bonservis talep eden takımına dargınmış. Anladığım kadarıyla maç kadrosunda olmamasında bunun payı vardı.

Leicester maça net bir oyun üstünlüğüyle başladı. Daha ilk on beş dakika bitmeden iki duran toptan biri direkten dönmek üzere iki tehlike yarattılar. Bu süre zarfında Leicester savunmadan özellikle Maguire’ın pas dağıtımı ile hücuma rahat geçmeyi başardı. Everton ise topu rakip yarı sahaya ağırlıklı olarak havadan uzun paslarla taşımayı denedi. Bunların çoğunu Leicester’ın iyilerinden Maguire rahatlıkla karşıladı. Arka dörtlüsünde Coleman dışında topla münasebeti iyi oyuncusu olmayan Everton’da orta saha da çaylak Tom Davies ve mücadeleden fazla bir şey veremeyen Gueye’ye teslim edilince bu biraz kaçınılmaz bir durumdu. Ancak Leicester’ın oyundaki üstünlüğü topun Vardy’ye ulaşmasına dönüşmediği için Everton duran toplar dışında kalesinde pek bir tehlike yaşamadı.

Everton’un ilk tehlikeleri 18 ve 20. dakikalardaki Walcott – Coleman işbirlikleriyle oluştu. Bunlardan ikincisinde Everton kendi sağından bir korner kazandı. Pozisyon gereği ceza sahasının sol dışında konuşlanan Walcott geri koşarak isabetsiz ortanın Leicester atağına dönüşmesini engelledi. Bundan sonraki beş dakika boyunca Walcott maçın hiç durmaması sebebiyle sol kanatta kaldı ve Sigurdsson ile yer değiştirmiş oldular. İşte bu beş dakikanın sonunda o ana kadar savunmadan çok sakin ve ayağa paslarla çıkan Leicester, Chilwell’in topu ayağında gevelemesiyle kalesine çok yakın noktada topu kaptırdı. Presi yapan Gueye topu hemen çizgiye inen Sigurdsson’a oynadı. İzlandalı oyuncu da ters kanattan ceza sahasına giren Walcott’u altıpasın biraz gerisinde çok müsait durumda topla buluşturarak ilk golün asistini yapmış oldu.

Walcott’un golü ile kendine gelen Everton rakibine daha ileride basmaya başladı. Bu presin sonucunda Leicester’ın üstünlüğü sona erse de Everton hala topu rakip kaleye uzun toplarla yaklaştırma eğilimindeydi. Golden sonra göze çarpan bir başka değişiklik ise Sigurdsson’un Rooney ve Walcott’a yaklaşarak sağ tarafta daha fazla topla buluşmaya başlamasıydı. Bunun üzerine Everton’un uzun topla olmayan hücumları neredeyse tamamen sağ kanattan gelişti. Walcott’un kişisel becerisi ve Sigurdsson’un pasıyla gelişen atakta Niasse çok müsait pozisyonda topu dışarı gönderince İngiliz rejisi görüntüye Cenk’i getirmekte fazla gecikmedi. Zaten Everton’un çoğu isabetsiz olan havadan uzun pasları da Cenk’in Niasse’ye göre daha fazla fayda sağlayacağı bir ortam oluşturmuştu.

İlk yarının bitmesine yaklaşık beş dakika kala Rooney’nin arka direğe kestiği ortayı Keane ön direğe yolladı. İyi pozisyon alan ve Chilwell’in yarım saniyeliğine unuttuğu Walcott dar açıdan topu bir kez daha iki direğin arasından geçirdi ve Everton rahat bir skorla ilk yarıyı kapatma şansını yakaladı. Bu golün santrasından gelen ilk pasta Maguire’dan topu çalan Niasse karşı karşıya pozisyonda amatörce topu Schmeichel’a teslim edince gözler ve reji bir kez daha Cenk Tosun’a döndü. Everton’da hayal kırıklığı yaratan bir diğer isim ise Rooney idi. İngiliz veteran ilk yarının son dakikasında önce kırk beş dakika boyunca istediği pasları alamayan Vardy’ye o paslardan birini verdi; devrenin son düdüğü gelmeden hemen önce ise Sigurdsson’un bir asistini harcadı.

İlk gol gelene kadar pas isabetinde %64’e %75 ve topa sahip olmada %42’ye %58 Leicester üstünlüğü vardı. Everton skoru 1 - 0 yaptıktan sonraki yirmi dakika boyunca ise pas isabetinde %76’lık eşitlik, topa sahip olmada ise %45’e %55 Everton üstünlüğü oluşmuştu. Özellikle golden sonra Leicester’da Mahrez’in yokluğu ciddi şekilde hissedildi. Onun yerine ilk on birde yer alan Demarai Gray de felaket bir ilk yarı oynadı.

İkinci yarıya Everton daha özgüvenli ve sakin başladı. Benim görebildiğim kadarıyla ilk kez 47. dakikada bir stoper bir orta saha oyuncusuna yüzünü kaleye dönebileceği şekilde topu aktardı (Keane ve Gueye). Bu duruma bir de ileride yapılan pres eklenince Everton rakibini uzun toplara mahkum etmiş oldu. Sanki maçın başındaki roller değişmiş gibiydi. Walcott savunmaya giderek daha fazla katkı yapıyor; ondan güç alan Coleman da sürdüğü toplar ve attığı paslar ile takımını hücuma kaldırıyordu. Maça müdahale ihtiyacını ilk hisseden Puel oldu. Uzun süredir Vardy’nin hücumdaki partneri rolünün hakkını tam olarak veremeyen Okazaki yerini kariyerinin ilk Premier Lig maçına çıkan Diabate’ye bıraktı. Okazaki, Premier Lig’deki savunma katkısı en yüksek hücum oyuncularından biri. Bu özelliği onu Ranieri’nin şampiyonluğu getiren oyununda çok değerli bir yere koyuyordu. Ancak Puel Leicester’a 2015/16 sezonunun kontracı takımına göre çok daha proaktif bir hücum oyunu oynatmaya çalışıyor. Okazaki de bu yüzden Puel’in istediği tip bir hücumcu değil gibi duruyor.

İlk yarının sonunda kendine yakışmayan işler yapan Rooney, ikinci yarının başından beri şutu olmayan Leicester’ı 71. dakikada yaptığı amatörce penaltıyla oyuna ortak etti. Vardy’nin gole çevirdiği penaltı Leicester’ı canlandırdı. Golden beş dakika sonra Puel Gray ve Amartey’nin yerine Ihenacho ve Fuchs’u oyuna alarak sahada daha diri bir on birle yer almayı amaçladı. Sam Allardyce ise ilk değişikliğini yapmak için 80. dakikayı bekleyecekti. 76. dakikada on saniye içinde Ihenacho’nun iki şutu direkten dönerken, 79. dakikada o ana kadar sahanın en silik isimlerinden Matty James’in vuruşunu Martina çizgiden çıkarıyordu. Acaba Leicester bu pozisyonlardan bir beraberlik golü çıkarabilseydi Allardyce’ın değişiklikler için çok beklediğini kaç kişi dile getirecekti? Bana kalırsa teknik direktörler 75 – 80. dakikalar arasında en az iki değişikliği tamamlamış olmalılar. Puel’i bu bakımdan takdir ediyorum.

80. dakikada televizyondan stadyumdaki oyuncu değişikliği anonsunun sesi duyulunca heyecanlandım ama Sam Allardyce Rooney yerine Schneiderlin ve Sigurdsson yerine Calvert-Lewin’i oyuna alıyordu. Bu değişikliklerin bir getirisi olarak olmasa da Everton maçın son on dakikasında Walcott ve Coleman ile gole çok yaklaştı. Özellikle Coleman’ın gol atmasını birçok futbolsever istemiştir diye tahmin ediyorum ama sağ dış ile vurmaya çalıştığı topu ayağının burnuyla kakınca top farklı şekilde auta gitti.

Bu sezon maçlarını takip etmeye çalıştığım Leicester benim izlediklerim arasındaki en kötü maçlarından birini oynadı. Mahrez’in kadroda olmamasının bunda ciddi payı var elbet. Claude Puel iyi oyunlarını yedikleri golden sonra sürdürememelerinin sebeplerine kafa yormalı. Kante ve onun gibi Chelsea’nin yolunu tutan Drinkwater’ın yoklukları doldurulmamış gözüküyor. Everton ise maça dönem dönem hakim olsa da evinde net bir hücum üstünlüğü sağlayamadı rakibine. Ancak ligde altı maç aradan sonra kazanmayı başardılar. Son transfer Walcott sahada olduğu yüz seksen dakikaya bir asist ve iki gol sığdırarak taraftarının ve Allardyce’ın önümüzdeki haftalara ümitle bakmasını sağladı.

Dürüst olmak gerekirse Cenk’in oynayacağını ümit ederek bu maçı yazmaya karar vermiştim. İlk on birde olmadığını öğrenince biraz hayal kırıklığı yaşasam da Niasse’nin kötü performansı nedeniyle oyuna gireceğinden emin gibiydim. Belki Allardyce son değişiklik hakkını onun yerine Ashley Williams’dan yana kullandı ama Everton’un bu maçtaki hücum performansı bize Cenk’in işinin ne kadar zor olduğunu tekrar gösterdi. 12 Ocak’taki yazımda atak geliştirmekte ligin en kısır takımlarından birine giden Cenk’in zorlanabileceğini dile getirmiştim. Ne yazık ki şimdiye dek bunun aksini düşündürtecek bir futbol göremedik Everton’dan. Cenk’in adına umarım ki Coleman’ın dönüşü ve Walcott’un katılımıyla Everton’un oyunu biraz kuvvetlenir ve en azından iç saha maçlarında hücum üstünlüğünü ele geçirdikleri dönemler olur.

Maçın highlight’ı ise ön sıradaki seyircilerin görüşünü kapamamak için tribünleri yere uzanarak izleyen stat görevlilerine aitti. Medeniyet böyle bir şey olsa gerek.



GÜNCEL YAZILAR