"Hayalgücü olmayan insanın kanatları olmaz."
Muhammed Ali

Yazarlar

Bülent Kalafat
Bülent Kalafat
@b_kalafat

Tek mi, Yalnız mı?

12/11/2018

Geride bıraktığımız hafta içinde Premier Lig'de Ekim ayının menajeri ödülünü kazanan Bournemouth menajeri Eddie Howe'un, ödülün anısına bütün teknik ekibiyle çektirdiği fotoğraf çok konuşuldu. Zira aşağıda da görebileceğiniz fotoğrafta Edie Howe kareyi, masöründen, malzemecisine, analistinden fizyoterapistine kadar, otuzdan fazla kişiyle paylaşıyor. Bu, ülkemizde görmeye alışık olduğumuz teknik ekiplerden çok daha kalabalık bir kadro. Beşiktaş'ın geride kalan maçları üzerinden bazı çıkarımlar yapmadan önce, aşağıdaki ekip bize bir referans olsun istedim...


BEŞİKTAŞ'TAKİ MEVCUT DURUM

Geçtiğimiz sezon Şenol Güneş, Tamer Tuna'nın Göztepe'yi yönetmek üzere ayrılmasıyla, tüm sezonu yardımcısız geçirmişti. Bu sezon, Şenol Hoca'nın yardımcılıklarını yapmak üzere Guti ve İlhan Mansız teknik ekibe dahil edildi. Ben İlhan'ı dün kulübede görmedim. Oyundan çıkan Oğuzhan'ı teselli ederken görüntüye gelen Guti'nin ise Şenol Güneş ile hangi dil ve sıklıkla görüş alışverişine girdiğini çok merak ediyorum. Kulübün resmi sitesindeki diğer yardımcı antrenörler Şeref Çiçek ve Miguel Montanana'nın duruma ne derece müdahil olduğundan da emin değilim. Ancak şundan çok eminim ki, Şenol Güneş şu an Süper Lig'deki en yalnız teknik direktör. Hem futbolcularından, hem taraftarından, hem yönetiminden, hem de kendi yardımcılarından tamamen kopmuş ve daha da önemlisi artık önemsemez duruma gelmiş duruyor. 21 Ekim'de, Göztepe maçı sonrası yazdığım yazıda, Beşiktaş'ta bir dingonun ahrı ortamı olduğunu, takımın kendini imha etmeye başladığını ifade etmiştim. Dün gece Sivas'a karşı mağlubiyeti getiren etkenler ve hocanın maç sonu açıklamasındaki ruhsuzluğu bu tezimi kuvvetlendirdi. 

Beşiktaş'ın 29 Eylül'de 2-0 kazandığı Kayserispor maçından beri performansına bakacak olursak... 5 lig maçında bir galibiyet, üç mağlubiyet, 3 Avrupa maçında iki mağlubiyet, bir beraberlik alınmış. 15 gol yenilmiş, 10 gol atılmış. Maçların yarısında şut üstünlüğü rakiplerin olmuş. Oyun üstünlüğünün Beşiktaş'ta olduğu değil maçlar, dakikalar bile sayılı. Skor üstünlüğünün Beşiktaş'ta olduğu süre, toplam 720 dakika içinde sadece 174 dakika; yani %25 bile değil. Orhan Ovacıklı'nın 10. dakikada kırmızı kart gördüğü Rize maçını saymazsak, bu durum çok daha vahim oluyor: 87 dk / 640 dk = %14. Bu, işin performans tarafı. Bir de işin rakamlara yansımayan, somut karşılığı olmayan ama somuta bazen rakamlardan çok daha fazla etki eden zihinsel boyutu var. Beşiktaş, en azından benim tanık olduğum tarihi boyunca, üç büyükler arasında zihinsel kırılmalara en yatkın takım olmuştur. Şu andaki de zihinsel bir dağılmanın yaşandığı, dolayısıyla sahadaki performansların sadece kaçınılmaz sonuçlar olduğu bir dönem. Bu bakımdan, oyuncuların bireysel icraatlarını ve bunların takıma uyumsuzluğunu incelemenin de artık fayda getirmesi çok zor. Zira, istikametin bireysellikten döndürüleceği bir birliktelik olgusu yok şu anda. Herkes farklı telden çalıyor. Taktik ne olursa olsun icra edilen oyun her zaman aynı. Quaresma'ya ver; içeri koş.

SİVAS KARŞISINDA İLK YARI

Karşılaşmanın başlamasıyla artık alışık olduğumuz kareleri arka arkaya iki kere izledik. Savunmadan çıkmanın iki yolu var takımda. İkisi de birbirinden beter. Bir tanesi şu: Beşiktaş arka dörtlüsü top çeviriyor; ancak eninde sonunda Pepe, Babel ya da Güven'e doğru uzun vuruyor. Diğeri ise Caner - Gökhan Gönül ikilisinden birinin çizgide topla buluşması ve Babel veya Quaresma'ya taç çizgisine paralel pas atması. Bunların çoğunda, Pep Guardiola'nın taç çizgisinin en iyi savunmacı olduğunu ifade ettiği aşağıdaki videodaki gibi, rakip lehine durumlar oluşuyor. Kanatlardaki ikili oyunlar da çoğunlukla o ikili oyunu icra eden futbolcuları takımın geri kalanına yaklaştırmak yerine, onlardan daha da uzaklaştıracak şekilde tezahür ediyor. Halbuki Quaresma, ilk golün asistini yaptıktan sonra sanırım kafasına göre karar vererek, Babel ile Güven'e yaklaştı ve Beşiktaş bu bölümde verkaçlar üzerinden oldukça etkili ceza sahası girişleri yaptı. Ljajic'in de bu kısa dönemde biraz daha etkili ve merkezi bir rolde olduğunu gördük.

İki dakika arayla gelen kafa golleri ile skor 1-1 olduktan sonra Beşiktaş atak sürekliliği yaratamadığı bir ilk devre daha oynadı. Atılan golün Sivas'ın orta sahada çıkarken kaptırdığı top üzerine gelmesi gibi, ilk yarının sonuna kadar yakalanan diğer fırsatlar da rakip top kayıpları ve uzun topların dönenlerine Atiba'nın basmasıyla oluştu. Böyle olunca, takımın başarısız bir hücum girişimini yeni bir hücum başlangıcına döndürmesi eskisine kıyasla çok daha fazla zaman ve efor istiyor. Dakikalar 30'u gösterdiğinde Ljajic'in pas isabeti %70'e kadar gerilemişti. Bunun sebepleri tercih edilen direkt hücumlar ve oyuncuların birbirine uzaklığıydı. Öndeki dörtlüsü arkasından son derece kopuk bir takım olan ve orta sahayı Carl Medjani gibi stoperden dönme, yavaş bir oyuncuyla tutmaya çalışan Sivasspor'a karşı Atiba - Oğuzhan - Ljajic gibi ligin açık ara en iyi pasör orta saha üçlüsüyle hakimiyet sağlanamadı. Bunun maç öncesi planının bir parçası olduğunu düşünmemize sebep olacak bir oyun yoktu; esas mesele de buydu. Nitekim, Beşiktaş ilk yarıyı tek isabetli şutla tamamlarken Sivasspor, dört kere geldiği Beşiktaş kalesine iki isabetli şut yollamayı başarıyordu. İki pozisyonun da taç ile başladığını da unutmamak gerek.

53. DAKİKA VE SONRASI

Beşiktaş'ın ikinci devreye nasıl bir plan ile çıkıldığını anlamadan, Oğuzhan'ın en geriden çıkarken kaptırdığı top ile Sivasspor golü buldu ve öne geçti. Bu top kaybını dikkatle izlerseniz görürsünüz ki, Oğuzhan'ın pası kadar Pepe'nin reaksiyonu da yavaş. Yani Pepe vaziyeti biraz daha hızlı fark edip Emre'ye hemen müdahale yapıp karşı karşıya pozisyonu önleyebilirdi. Geç kaldığı için faul girişimi de yetersiz kaldı ve Emre golü attı. Bunun üzerine Oğuzhan topu ayağına alır almaz yuhalandı. Vida hemen bunu engellemeye çalıştı. Ancak oyuncusunun arkasında durmak gibi bir niyeti olmayan Şenol Güneş önce hemen Ozi'yi çıkarıp Mustafa'yı oyuna aldı; ardından da Atiba yerine Dorukhan'ı dahil etti. Bundan sonrası tam bir halı saha maçı havasında geçti. Sivasspor Robinho'nun diğer forvetlerle anlaşmazlıkları yüzünden farka gidebileceği pek çok kontra fırsatını harcarken; Beşiktaş şut üstünlüğünü ele geçirecek bir baskı bile kuramadı.

Maç 9'a 10 Sivasspor'un şut üstünlüğüyle biterken, ceza sahası içinden çekilen şutlarda ise çok daha çarpıcı bir fark çıktı: Sivasspor 8, Beşiktaş 1! Ceza sahası içine yerden 0 (sıfır) şut pası gönderen Kartal bir kere daha ortalardan medet umdu. İlk yarı 10 olan orta sayısı hızlıca 30'a yaklaştı ve alıştığımız "skor almaya çalışırken kendi ayağına sıkan Beşiktaş"ı bir kere daha izledik. Dakikalar 80'i gösterince Güneş'in son hamlesi Pepe'yi çıkarıp Roco'yu oyuna sokmak oldu. Boyu daha uzun olsa da kafa toplarında Pepe'nin yarısı kadar becerikli olduğuna inanmadığım Şilili'ye uzun top bile gönderemedi Beşiktaş. Enteresan şekilde bütün maç bunu deneyen takım, planın bu olduğu son on dakikada denemedi. Maç sonunu değerlendirmeden önce, skor 2-1 iken dikkatimi çeken şu anı paylaşmak isterim: Quaresma'nın 65. dakikada yaptığı ve sarı kart görmesine sebep olan faul sonrası, Pepe ceza sahası içinde işine bakacakken, kendi taraftarıyla dialog kurmaya çalışan David Braz'a sataştı. Anlamadığım şekilde Dorukhan ve Hakan Arslan sarı kart gördü. Olay bitti derken, Quaresma topun başındaki Torje ile münakaşaya girdi. Beşiktaş'ın 35 yaşındaki iki Portekizlisi, en az 2 dakikaya mal olan bu seviyesizlikleri yapacak haddi görüyor kendinde. Günah keçisi Oğuzhan'ı ıslıklayanlar yazsın bunu bir yere; unutmasınlar. 

BEŞİKTAŞ'IN KADERİ HALA KENDİ ELİNDE

Maç sonu programında konuşan Önder Özen, Beşiktaş'ın kendini yormayı bırakması gerektiğini, çok yanlış oyunlar tercih ettiğini ve bu yüzden ligin en kaliteli kadrosuna sahip olmasına rağmen bugünkü durumda olduğunu dile getirdi. İsimlerini anmak istemediğim diğer iki yorumcu başta Oğuzhan olmak üzere bütün takıma saydırırken, Özen, her zamanki gibi kendi doğrusunu savundu ve çoğumuzun ıskaladığı bir hakikate temas etti. İşte Şenol Güneş'in ihtiyacı olan da Önder Özen gibi, kalabalığın gürültüsüne kulak asmadan, gerçekleri görebilecek vizyona ve söyleyebilecek cesarete sahip biri. "Beşiktaş Önder Özen'i tekrar getirsin" demiyorum. Ama ona benzer karakter ve futbol bilgisine sahip insanların Şenol Güneş'in yalnızlığına çare olması gerektiğini düşünüyorum. 

Çünkü yalnız kalmak ile tek olmak arasında çok ince ve tehlikeli bir fark var. Acaba Şenol Güneş bunun farkında mı?




GÜNCEL YAZILAR