"Hayalgücü olmayan insanın kanatları olmaz."
Muhammed Ali

Yazarlar

Bülent Kalafat
Bülent Kalafat
@b_kalafat

Bir İstanbul Dramı

02/12/2018

Beşiktaş'ın Galatasaray'ı konuk etmesinden yaklaşık iki saat önce sona ermek üzere olan bir başka derbi vardı. Kuzey Londra'da Arsenal Tottenham'ı konuk ediyordu. Ev sahibi, 1-0 öne geçtiği maçta bir korner, bir penaltı (!) derken 2-1 yenik duruma düşükten sonra Aubemeyang'ın olağanüstü performansıyla tekrar iki farklı üstünlüğü ele geçirmişti. Ve Arsenal formalı oyuncular hala kaptıkları her topta ok gibi ileri fırlıyor, dört gollü galibiyet yetmezmişçesine kontra ataklara ölümüne koşuyordu. Herhangi bir Türkiye ligi maçının seksen küsürüncü dakikasında böyle bir efor, böyle bir hırs, böyle bir başarma arzusu görsem ne kadar mutlu olurum diye düşündüm. Hele hele bir derbide... Biraz da Merseyside kapışmasındaki Everton direnişini izledikten sonra İstanbul'daki karşılaşmaya döndüm. Ne yazık ki....

Sondan başlamam lazım. Cüneyt Çakır'ın bitiş düdüğünü çalmasıyla beraber, son 10 -15 dakikada neye tanıklık ettiğimi idrak etmekle meşgulken, kendimi maç sonu programını izlerken buldum. Yorumcular sırayla futbola dair hiçbir şey izleyemediklerini ifade ettikten sonra Şenol Güneş röportaj verdi. Öyle bir konuşma yaptı ki, yayının sesini kısıp sadece izleyen kimse Güneş'in İstanbul derbisi kazanmış bir teknik direktör olduğunu düşünmezdi. Takımın galibiyetine gelene kadar, kendini eleştirenlerden tutun da takımının ve Türk futbolunun sorunlarına kadar her yere gönderme yaptı. Açıklamaları üzerine herkes görüşünü beyan ettikten sonra stüdyodaki izleyicilerin alkışları eşliğinde reklamlara geçildi. Eğer yayını biraz daha izleseydim, bu kadar kötü bir maçın üzerine hele, herhalde bu yazıyı yazacak futbol tutkusunu bir süreliğine yitirmiş olacaktım. Uzun yıllardır derbileri izlenemeyen takımlar Galatasaray ve Fenerbahçe'ydi bence. Bu maçla Beşiktaş "ben de berbat derbi oynayabilirim" demiş oldu. Her ne kadar hepsi doğru uygulandıysa da, dört kere VAR müdahalesine ihtiyaç duyulması maçı izlenmez kılan bir başka etkendi.

Vodafone Park'taki 90 dakikayı üç bölüme ayırabiliriz. Birincisi Beşiktaş'ın orta saha baskısı üzerine dikine toplar ve kanatlardan çalımla içeri girmeye dayalı hücumu denediği ve Galatasaray'ın sahada gözükmediği bir ilk yarım saat. Bu sürede Galatasaray sadece iki kez rakip ceza sahasında topla buluşabilirken, Beşiktaş hem öne geçmiş hem de şut üretimini hiç aksatmamıştı. Bu yarım saatlik ev sahibi baskısı en çok orta sahalardaki dengesizlikten kaynaklandı. Zira Donk ve N'diaye'den yoksun Galatasaray Selçuk ile maça başlamak zorundaydı. Beşiktaş'ın dinamik ve baskıcı Medel - Dorukhan orta ikilisi ilk düdükten itibaren esasında sadece Fernando'ya karşı oynadılar. Hem Vida hem de Necip savunmadan ilk topları orta bölgeye aktarmakta hiçbir baskı da görmeyince oyun kaçınılmaz şekilde Galatasaray ceza sahası çevresinde oynandı. Beşiktaş'ta ilk yarım saatte ön plana çıkanlar Dorukhan, Necip, Adriano ve Ljajic'ti. Sarpsborg karşısında takımın ikili mücadele lideri olan Dorukhan yine bu konuda üstüne düşeni fazlasıyla yaptı. " İki tane hücum başlangıcında verdiği tek pasları özellikle dikkatimi çekti. İsveç'teki deplasmanda Beşiktaş 2-0'dan maç çevirirken orta sahada görev alan Adriano bu yarım saatte de oyun kurucu bek gibi görev yaptı. Ahmet ve Nagatomo'nun arasından Ljajic'i karşı karşıya pozisyona soktuğu pas biraz da bu vazifesinin neticesiydi. Necip hava toplarındaki üstünlüğü ile, Ljajic de atak yönlendirme ve sonlandırmadaki inisiyatifleriyle Galatasaray'ın baskı altına alınmasına katkıda bulundular. Yalnızca Ljajic'in penaltıdan attığı gol ile sonuçlandırılabilen bu baskı karşısında Galatasaray cephesinden bir müdahale ya da bir değişiklik gelmemesi sahadaki tek enteresan hadiseydi. 

Sonraki 15 dakikada Galatasaray ev sahibine karşılık vermeye çalıştı. Bunu ikinci bölüm olarak kabul edebiliriz. Fernando'nun saha görüşü ve tecrübesiyle yönlendirdiği birkaç hücum ve Mariano'nun sağ çizgiden erken ortaları ile Galatasaray rakip ceza sahasına girmenin yollarını aradı. Önceki yarım saate göre bu konuda çok daha başarılı da oldu aslında. Dorukhan ve Medel'in rakibi bozma yönündeki meziyetleri topu takımda tutma kabiliyetlerine ağır bastığı için Beşiktaş oyunun temposunu kontrol etmekte zorlandı. Ljajic, Mustafa ve Güven'in neredeyse hiç topa dokunmadığı bu süreçte Vida'nın zamanlama, Caner'in ise pozisyon alma ve genel olarak futboldan anlama konusundaki zaafları Galatasaray'a üçüncü bölgede bol bol fırsat verdi. Ne var ki Fernando ve Selçuk'un bu hücumları destekleyecek fiziksel kapasiteleri olmadığı için hepsi Onyekuru ve Eren'in tercihlerine kurban gitti. Bu bölümde iki bireysel hata kafama takıldı. Biri Eren'in Necip'in blokladığı pozisyonda topu dürtüp penaltı almak yerine topa vurmayı denemesi. Diğeri de Selçuk'un direkten dönen şutu öncesi, Caner'in topun olduğu yeri görmek için kendi kalesine doğru yaklaşıp ofsaytı neredeyse bozması.

Maçın üçüncü bölümü ise ikinci yarının tamamı. Samimi olmak gerekirse bu 45 dakikada yorumlanacak bir futbol izlediğimi söylemem çok güç. İki takımın da pas isabetinin yerlerde süründüğü, her oyuncu değişikliği ile biraz daha bütünlükten uzaklaşan ve giderek bir halı saha maçını andıran bir ikinci yarı vardı. Bana kalırsa Beşiktaş'ın son beş dakikada kaçırdığı fırsatların karşılığı Galatasaray'ın beraberliği yakalaması olmalıydı; ama neticede koca bir hiç sonunda ilk yarıdaki skor değişmedi. Bu maçı doğru dürüst incelemeyi ve yorumlamayı çok isterdim ama bence Türk futbolunun sözde iki lokomotifinin dünkü mücadelesi bunu gerçekten hak etmiyor. 




GÜNCEL YAZILAR