"Hayalgücü olmayan insanın kanatları olmaz."
Muhammed Ali

Yazarlar

Bülent Kalafat
Bülent Kalafat
@b_kalafat

Marka Değeri

02/02/2018

Şu hayatta en dayanamadığım şeylerin başında yapaylık ve samimiyetsizlik geliyor. Bunların bana en çok keyif veren ilgi alanlarımdan futbola giderek artan dozda bulaşıyor olması çok can sıkıcı bir durum. Futbolun, ve hatta genel olarak sporun, ülkemizde bize sunuluş şekliyle ciddi derdim var. İş haftasının son günü keyifli bir futbol yazısı okuma niyetiniz varsa üzgünüm ama bu o yazı değil. Gerçekçilik ve dürüstlük ilginizi çekiyor ise buyurun.

Kaç sezonunda başladı bilmiyorum ama birkaç senedir Süper Lig’de takımlar sahaya yanlarında beş – altı yaşlarında çocuklar ile çıkıyorlar. Avrupa ligleri ile aramızdaki farkı kapamamız için altyapı, sportmenlik kültürü, profesyonelliğin anlaşılması gibi konularda ciddi adımlar atmış olmalıyız ki sıra ürünün sunumuna gelmiş. Öyle olacak ki federasyonumuzdaki vizyonerler bu farkı da bir an önce kapamamız için sahaya çocuklarla çıkılması gerektiğine karar vermişler. Ben öyle tahmin ediyorum en azından. Netice itibariyle hava yirmi derece de olsa eksi iki derece de olsa, futbolcular pazardan alınmışlardan hallice ve üzerinde en kalitesiz baskıyla “SAYGI” yazılmış formalarla donatılmış çocuklar eşliğinde sahaya çıkıyor. Spikerlerin “miniklerimiz, canlarımız” sözleri eşliğinde bu çocukların soğuktan tir tir titrediğini, ağladığını kaç kere gördük? Ama üzerinde durulan bu korkunç eziyet değil Volkan’ın yağmurda sahaya yağmurluksuz sürülen bir çocuğu kucağına alıp başını örtmesi oluyor. “Güzel görüntüler” diye tarif ediliyor bize bunlar. Halbuki yapılan uygulama her şeyden önce çocuk sömürüsü ve çocuğa işkencedir; dolayısıyla da suçtur. Ondan sonra ortada var olmayan bir değerin ve saygı mevhumunun varmış gibi gösterilmesi ve bayağılaştırılmasıdır. Son olarak ise görüntü kirliliğidir. Bana inanmıyorsanız herhangi bir Premier Ligi maçının açılış seremonisini izleyin; sonra da onu bizim ligden herhangi bir maçınkiyle kıyaslayın.

2014-15 sezonundan beri sezonlara isim veriliyor. O zamandan bugüne sırasıyla Süleyman Seba, Hasan Doğan, Turgay Şeren ve İlhan Cavcav isimleri sezonlara verildi. Sezon kimin adınaysa, o sezonun her maçından önce sahanın ortasında o kişinin resminin olduğu bir yuvarlak pankart açılıyor. Ve işlem tamamlanıyor! Her hafta saygı duyuyoruz merhumlara. Halbuki bu değerli adamların herhangi birine “Bu uygulamayı nasıl buluyorsunuz?” diye sorup yanıt alma imkanımız olsaydı büyük ihtimalle “Pankart açmak gibi boş işlerle uğraşacağınıza, adımıza bağış toplayın ya da tesis kurun” derlerdi. Ama sıkar işte. Çünkü bir tanesi emek, özveri, para ve en önemlisi samimiyet istiyor. Mevcut yöntemse çok basit. “Yakın dönemde vefat eden ünlü futbol insanı var mı?” Evet ise onun, hayır ise önceki yıllarda vefat etmiş birinin resmini bas, geç. Bu kadar sistematik ve pratik şekilde göz boyanabiliyor iken niye daha somut ve anlamlı bir anma aktivitesi planlansın ki? Acaba Avrupa şampiyonu ampute milli takımımızdan bir oyuncu vefat etmiş olsaydı onu da sömürecekler miydi? Büyük ihtimalle evet. Ya da belki haberleri bile olmayacaktı. Hangisi daha kötü karar veremedim.

Geçtiğimiz Eylül ayında kişisel bloğumda maç yayınlarında spikerlerin kullandığı dilin ne kadar sığ ve yapay olduğu hakkında bir yazı yazmıştım. Bloğumun çok popüler olmaması sebebiyle tahminimce ancak birkaç yüz kişiye ulaşmıştır görüşlerim. Müsadenizle o zaman ifade ettiklerimi bu yazımın çerçevesinde buraya iliştirmek isterim. Bence spikerlerin çok önemli bir sorumluluğu var. Anlattıkları maçları izleyen insanlara, bilhassa gençlere ve çocuklara, objektif ve doğru söylemler aktarmak mecburiyetindeler. Örneğin kabak gibi ofsayt olan bir pozisyona (ki artık tekrarlarda çizgi bile çekilmiyor, “sıkıntı” yaratmasın diye) yorum olarak “Ofsayt var mı yok mu tartışmaları??!?!” dememeli bir spiker. Bu her şeyden önce maçı izleyen herkesin zekasına ve görme yetisine hakarettir. Ama maksat asla izleyenlere sağlıklı bir aktarım yapmak değil, kötüyü ve yanlışı örtmek, yaygın algıya göre güzel ve iyi olanı insanın gözüne sokmak olduğu için te Şansal Büyüka ve tahminimce Halit Kıvanç döneminden beri böyle gelmiş böyle de gidiyor.

Eskiden Premier Lig maçlarını orijinal anlatımıyla izleyebiliyorduk. O dönemleri takip edenler, ya da bugün İngilizce maç özeti seyretme fırsatı bulanlar bilirler: Bir oyuncu, teknik direktör ya da hakem bariz bir hata yaparsa İngiliz yorumcuları asla eleştirilerini sakınmazlar. “Hakemden çok kötü bir karar”, “Takımını sabote etti”, “Sahadaki kimse ne düşündüğünü tahmin edemiyordur, eğer bir şey düşündüyse” gibi yorumları işitmek son derece alışılagelmiş bir durumdur. Belki yabancı liglerin Türkçe yayınlarında benzer kafada yorumlar yapılmaya başladı ama söz konusu bizim biricik ligimiz olduğu zaman bunlara değinecek samimiyet ve medeni cesaretten yoksunuz. Bu yapaylığın doruk noktasına ulaştığı maçlar ise genellikle milli maçlar oluyor. Futbol takip etmeye başladığım 90’ların başından beri hala aynı mantık hakim: “Dünya bize karşı, Avrupa duy sesimizi!” Basket maçlarında da bizimkilerin yaptığı her şut faulü bloktur mesela ama “Hakem faul verdi” olur. Sonra rakip kırk serbest atış atar ve biz turnike kaçırarak maçı kaybederiz. Bir Allah’ın kulu da çıkıp bunu söylemez.

Bu konuya neden bu kadar takık olduğumu anlatayım. Futbola yeni merak duymaya başlayan iki çocuk düşünün. Biri İngiltere’de Premier Lig izleyerek büyüyor; diğeri burada bizim ligi. Biri pozisyonlar hakkında gerçeklerden mahrum kalmama avantajını yaşıyor. Maç izleyerek spor hakkında daha fazla şey öğrenebiliyor. Dolayısıyla da hafızasında zamanla biriken bu pozisyonları icra ettiği sporlarda deneyime dönüştürebiliyor ya da kendi kanaatini oluştururken bir veri tabanı olarak kullanabiliyor. Diğeri ise “Çevir kazı yanmasın” kültürünün hakim olduğu bir ortamda deneyimliyor profesyonel futbolu. Saygıyı şampiyon rakibini tünel çıkışında alkışlayarak karşılamak değil, forma üzerine basılan bir etiket olarak idrak ediyor. Kaleyi bulan ya da bulmayan pek çok şutun “olağanüstü” vuruşlar sonucunda geldiğini, eğer kurtarılmışsa “son anda ve mükemmel” kurtarıldığını duyuyor. Biraz şanslıysa belki maçı yorumlayan ve biraz futboldan anlayan ama kısık sesli bir yorumcu onlara doğruyu duyma şansı verebiliyor. (Bu arada biri lütfen Uğur Meleke’nin mikrofonunu ağzına yaklaştırsın.) İki ülkede her şeyin olduğu gibi futbolun da geleceğinin emanet edildiği nesiller bu kadar büyük bir anlatım ve sunum farkıyla tanışıyorlar futbolla. Bunun uzun vadeli yankılarının olmadığını düşünebilir misiniz?

Eleştirinin hakaret, doğruyu söylemenin felaket tellallığı, beğenmemenin nankörlük olarak algılandığı ülkemizde futbol anlatımında yeni bir refleks gelişti. Artık istenilmeyen yorumları yapanlar kötülenmiyor; onun yerine bu yorumların yapılabileceği durumlar olumluymuş gibi aktarılıyor. Gelişimin aksine “gerişim” körükleniyor aslında. “Peki sen neden bu kadar takip ediyorsun o zaman? Git başka lig izle bu kadar rahatsızlık veriyorsa” diyenleriniz olabilir. Yayıncı kuruluşun internet paketine HD yayın için yılda 100 TL fazla para verip, HD ile uzaktan yakından alakası olmayan bir yayınla sunulan bu yapay ligi izleyen biri enayi değildir de nedir? Meraklısıyım ve seviyorum. Ama benim kadar meraklı olmayanın da neden izlemediğini o kadar iyi anlıyorum ki, acı veriyor.



GÜNCEL YAZILAR