"Hayalgücü olmayan insanın kanatları olmaz."
Muhammed Ali

Yazarlar

Bülent Kalafat
Bülent Kalafat
@b_kalafat

İyi Oyuncu Mu, Doğru Oyun Mu?

08/12/2017

2012 yılında eski bir arkadaşım ve ben ABD’nin farklı şehirlerinde yaşıyorduk. Maçları internet üzerinden takip edip liseli gençlerinkini aratmayacak bir tempoyla gördüklerimiz hakkında mesajlaşırdık. Gene o bol mesajlı günlerden birinde bana teknik direktörün bir takımın başarısındaki etkisinin çok minimal olduğu ve işin çoğunlukla oyuncularda bittiği minvalinde bir mesaj yazmıştı. “Ne diyorsun abi, olur mu öyle şey?” gibilerinden bir karşılık vermiştim ona. Sonra bizi izlediğimiz maçtan tamamen koparacak yoğunluktaki onlarca tartışmamızdan birine tutulmuştuk. Kendisi o zamanlar yazmaya başlamam için beni cesaretlendirmiş kişidir.  Konusuna aramızda geçen bahsettiğim diyaloğun ilham verdiği bu yazımı izninizle kendisine adamak isterim...

Şüphesiz bütün oyuncuların kendilerine verilen talimatlar ve takımlarının sahada yapmaya çalıştıklarından bağımsız olarak sahip oldukları teknik ve fiziksel kabiliyetleri var. Güçsüz bir oyuncunun omuz omuzada rakibini yapıştıran bir oyuncuya dönüşmesini bekleyemeyeceğimiz gibi, çalım kabiliyeti olmayan bir oyuncunun da slalomlarla rakip ceza sahasına girmesini hayal etmeyiz asla. Ne var ki oyuncuların takımlarına ne derece katkı sağladığı teknik direktörlerin bireylerden ve takımdan ne istediğiyle çok yakından ilişkilidir. Bunu bize anlatacak ve yıldızlarla dolu olmayan veya tecrübesiz takımları herkesi şaşırtan başarılara ulaştıran pek çok teknik direktör var. Örnek olarak yakın dönemden aklıma ilk gelenler Diego Simeone, Julian Nagelsmann, Ralf Rangnick, Glen Riddersholm, Eduardo Berizzo, Leonardo Jardim ve Sean Dyche (en azından şimdilik). Eminim daha niceleri var unuttuğum.

Teknik direktörlerin takımlarının performansı üzerinde ne kadar büyük önem arz ettiğini kadro güçleri itibariyle başarı beklentisi yüksek olan ama bu beklentilere karşılık verememiş takımları istenen seviyeye çıkaranlar üzerinden de konuşabiliriz.  Günümüzde Pep Guardiola, Jupp Heynckess bunun en önemli temsilcileri. Bir de teknik direktör değiştire değiştire eski şanını yitirmiş kulüpler üzerinden anlatabiliriz. Mesela Allegri ve Mourinho dönemlerinden beri istikrar yakalayamamış Milano ekipleri... (Her ne kadar Inter Spalletti ile bu laneti bozmuş gibi gözükse de Milan daha şimdiden bu sezonki ikinci teknik direktörüyle çalışıyor). Ben bu yazımda geride kalan on dört haftada ligimizdeki şampiyon adayı teknik direktörlerin oyuncu performanslarına nasıl etki ettiğini irdelemek istiyorum.

Son haftaların en gündemdeki hocası Tudor ile başlayayım. Yedi galibiyet iki beraberlik aldığı ilk dokuz haftada Linnes – Latovlevici ve Tolga – Feghouli değişimleri dışında Tudor aynı ilk onbiri tercih etmişti. Galatasaray bu maçlarda dönem dönem etkili olsa da aldığı galibiyetlerde rakiplerinin oturmamışlığının ve Gomis ile Tolga’nın anormal şut / gol yüzdelerinin hatrı sayılır bir payı vardı. İlerleyen haftalarda Tudor’un kadro ve oyun tercihleri oyuncularının performansında ciddi düşüşe sebep oldu. Netice olarak Trabzonspor, Başakşehir ve Beşiktaş maçlarında Galatasaray ağır mağlubiyetler aldı ve taraftarı sezon başındakine göre geleceğe çok daha karamsar bakar oldu. Bence son beş haftalık dönemde Tudor’un tercihlerinden en çok zarar gören oyuncular Maicon, Mariano ve Ndiaye’dir. 

Denediği bütün savunma kurgularından Tudor’un bir türlü çıkaramadığı ders Mariano’nun hücuma çok yatkın ve savunmaya dönmeyi pek sevmeyen bir bek olduğudur. Kanatsız dörtlü orta saha ile oynanan Başakşehir maçında tamamen kendisine teslim edilen sağ kanadı defalarca savunmasız bırakan ve Maicon’u Elia’yı teke tekte karşılamak zorunda kılan oyuncu Mariano idi. Mariano’nun kesinlikle çok iyi bir bek olduğunu düşünüyorum. Beşiktaş ve Başakşehir’in hücum kalitesi için Gökhan Gönül ve Caicara neyse Galatasaray için de Mariano odur. Ancak Mariano Maicon’un sağında dörtlü savunmada oynayacak bir bek midir; işte o tartışılır. Tudor’un şimdiye kadar savunmayı Denayer – Maicon – Serdar üçlüsünü kanatlarda maçına göre Linnes veya Latovlevici ve Mariano ile destekleyerek neden hiç kurmadığını merak ediyorum.

Maicon’un da alınan sonuçların ima edeceği kadar kötü bir oyuncu olduğunu düşünmüyorum. Ne var ki çabukluk ve hızlı dönüşler meziyetleri arasında değil. Oyunu fiziğinden çok tekniği ve aklıyla oynayan bir stoper Maicon. Dolayısıyla merkezden uzaklaşması verimini çok düşürüyor. Son haftalardaki rakipler bu ikilinin bahsettiğim özelliklerinden ötürü yaşadıkları kopukluktan epey istifade etti. Sezon başında adeta adam yiyen ve bonservisine değer bir oyuncu olduğunu gösteren Ndiaye ise Başakşehir ve Trabzonspor maçlarında sezonun en kötü performanslarını sergiledi. Her iki maçta da Denayer’in dörtlü savunmada stoper oynamasının takımda yarattığı tedirginliğin ve dağnınıklığın, Başakşehir maçı özelinde de Eren – Gomis’in birlikte oynaması sonucu neredeyse bütün orta saha yükünün Ndiaye’ye bırakılmasının bu durumda ciddi payı vardı. 

Tudor bu kalitede kadrodan bu kadar düşük performans almayı sürdürürse teknik direktör yollamaktan hiç çekinmeyen Galatasaray yönetimine ciddi bir koz vermiş olmakla kalmaz; pek çok oyuncusunun kariyerini de sekteye uğratmış olur.

Son üç haftada sadece kazanarak değil iyi oyun da oynayarak yarışa tekrar ortak olan Fenerbahçe’ye geçelim. Sanırım herkesin katılacağı üzere bu üç haftada gelen değişimin en önemli sebebi Aykut Kocaman’ın Giuliano’yu kanatta oynatma ısrarından vazgeçerek merkezde oynatmaya başlamasıdır. Kocaman’ın bu kararı Giuliano’nun düzenli olarak skora katkı yapmasına olanak sağladığı gibi; özellikle Souza ve Dirar’ın da eskisine oranla çok daha faydalı olabilecekleri bir ortam hazırladı. Bu üç oyuncu Fenerbahçe’de oturan son düzende performanslarını artırarak bir anda etrafındakileri de iyi oyunlarına dahil edebilmeye başladılar. 

Sezon başından bu yana istikrar sağlayamayan Valbuena ise Aykut Kocaman’ın bir türlü sistemine oturtamadığı en önemli oyuncu. Geçtiğimiz sezonki Lyon kadrosunun en önemli adamlarından biri  olan Fransız kanadın benim dikkatimi en çok çeken maçı Kadıköy’deki Kayserispor karşılaşmasıydı. Valbuena bu maçta top almak ve arkadaşlarına her toplu oyunda yaklaşmak için adeta kendini parçalıyor ama bunu yaparken takım şeklini ciddi ölçüde bozuyordu. Valbuena 5. haftadaki Alanyaspor maçından beri hiçbir maçın tamamında oynamadı. Belki Fenerbahçe bu dokuz maçın altısını kazandı ama son üç maça kadar hiçbirinde ikna edici bir futbol ortaya koymadı. Fenerbahçe şampiyonluk yarışını sürdürecekse Aykut Kocaman’ın mutlaka bu kadar yetenekli bir adamdan verim alacak düzeni sağlaması gerekir.

Aykut Kocaman’ın oyuncu performanslarına bir diğer net etkisini ise arka dörtlü ile önlerinde oynayan ikilide sağlayamadığı istikrar üzerinden değerlendirmek gerek. Skrtel-Neustadter-Topal-Souza, Skrtel-Neustadter-Topal-Ozan, Skrtel-Neto-Ozan-Souza, Neustadter-Neto-Souza-Tufan gibi pek çok orta dörtlü bloğunu solda bazen Hasan Ali bazen İsmail ile denedi Kocaman. Sakatlanana kadar bu altı pozisyon içinde devamlılığı olan tek oyuncu Isla’ydı. Şimdiye kadar süren ve bitip bitmediğini ancak birkaç hafta daha geçtikten sonra anlayabileceğimiz kadro kararsızlığının Fenerbahçe’ye puan maliyetinin hafif olduğunu söyleyemeyiz. 

Acaba ilk onbirde yeri sabit sekiz – dokuz oyuncu ne zaman belirecek? Valbuena bunlardan biri olacak mı? Bunların beraber oynamaya alışıp iyi performans verebilmeleri için kaç hafta gerekecek? Sanki Fenerbahçe’nin bu sezonki kaderini bu soruların yanıtı belirleyecek.

Şampiyonlar Ligi grubundan namağlup lider çıkmayı başaran Beşiktaş’ın ligde oynadığı futbol Galatasaray derbisinin ikinci yarısına kadar geride kalan iki sezonun çok gerisindeydi. Özellikle Talisca ve Oğuzhan tanınmaz hale geldiler. Talisca oyundan alındığı bazı maçlarda seyircinin protestosuna bile maruz kaldı. Atiba da eski dominantlığından giderek uzaklaşıyordu. Ne olduysa Galatasaray maçının ilk yarısından sonra oldu ve Beşiktaş bir anda geçtiğimiz iki sezonki futbol ayarlarına döndü sanki. Aslında bunun birbiriyle ilişkili iki sebebi var. Pepe ve Tosic uzun oynamayı, takım da topu ceza sahasına ortalarla taşımayı bıraktı. Israrla yerden, kısa paslarla başlatılan ve olgunlaştırılan hücumlar herkese Oğuzhan’ın neden iyi bir oyuncu olduğunu hatırlattı. Atiba bir kez daha her yerde bitivermeye başladı çünkü bitivermesi gereken “her yer” artık daha az yere denk geliyordu. Medel’in tek top oynayabilme özelliği çok daha kıymetli hale geldi; çünkü güç değil akılcı sürate ihtiyaç duyulmaya başlandı. Bu ikinci yarı teknik direktör tercihlerinin oyuncu performanslarına etkisi üzerine bu sezonki en çarpıcı kanıtlardan birini sundu bize. 

Şenol Güneş’in de elinde Aykut Kocaman’ınkine benzer bir dert var tabi. Anderson Talisca... Gerçi Güneş Talisca ile bir şampiyonluk yaşadı ve ondan ligde 13 gollük verim almayı başardı. Oyuncunun performansının aradan geçen üç ayda bu kadar büyük düşüş yaşamasının sebebini bence oyuncuda değil oyunda aramak lazım. Hatırlamak gerekirse Gökhan Gönül ve Adriano mevkilerinde düzenli oynamaya başladığı onuncu haftaya kadar Beşiktaş zaten takım halinde bocalıyordu. Caner’in oyuncu profili, Adriano’nun da sağda kendini rahat hisstememesi Beşiktaş’ın Marcelo’nun gidişinden sonra zaten artan uzun top eğilimini daha da zararlı bir düzeye çıkardı. Talisca gibi ikili mücadele sevmeyen ve topu yerde isteyen bir oyuncunun böyle bir ortamda varolması da çok zordu. Onun ligin ilk döneminde yaşadığı uyumsuzluk bana Mkhitaryan’ın Manchester United’daki yalnızlığını hatırlatıyor. İkisi de üzerlerinden geçen toplara bakmaktan bunalıma girdi resmen. 

Şenol Güneş’in de ne yapıp edip Talisca’dan bu sezon da verim alabilmesi gerek. Derbinin ikinci yarısında bunun için aradığı çözüme dair bir ipucu bulmuş olabilir.

Ve gelelim oyuncu performansı teknik direktöründen belki de en olumlu katkıyı almış takım olan lider Başakşehir’e. Tek tek bakıldığı zaman bekleri ve forveti dışında kolay kolay diğer Istanbul takımlarında kadroyu zorlayabilecek bir oyuncuları yok gibi geliyor. Buna rağmen dört sezonluk performansları ile ligin en iyi dört takımından biri olduklarını pek çoğumuza kabul ettirdiler. Bunda Abdullah Avcı’nın çok büyük payı var. 

Takımın en önemli oyuncularının geçmişlerine bir bakalım. Epureanu Başakşehir’e gelmeden Moldova, Ukrayna ve Rusya liglerinde oynamış. Gelmeden önceki son sezonunda takımı küme düşmüş. Ondan önce yarım sezon oynadığı takım küme düşmekten playoff ile kurtulmuş; sezonun diğer yarısını geçirdiği takım liderden 17 puan fark yemiş. Daha önceki kariyerinde bir sezonda 25’ten fazla maça çıkmışlığı yok. Ama bugünün Başakşehir’inde atak başlangıçlarındaki en önemli oyunculardan biri konumunda. Takımın bir başka demirbaşı Edin Visca’nın Boşnak liginden Türkiye’ye geldiğinden beri gol-asist toplamı olarak 10’dan az katkı yaptığı bir lig sezonu var sadece. Başakşehir’de yakaladığı çıkışla 2013’e kadar sadece bir kez oynadığı milli takmıında o seneden itibaren düzenli olarak oynamaya başladı. 

Abdullah Avcı’nın oyuncularını geliştirme konusundaki maharetini bu sezonun on dört haftası üzerinden değerlendirmenin ona haksızlık olacağını düşündüğümden biraz daha uzun geçmişlerine değinmeliyim. Örneğin Beşiktaş’ta maç kadrosuna girmekte zorlanan Mustafa Pektemek’ten 800 küsür dakikada 7 gol 4 asistlik katkı aldı geçen sezon. Üst düzey ligdeki ilk sezonunu oynayan Cengiz Ünder’i Roma’ya sattıracak bir noktaya getirdi. (Cengiz’in düzenli oynama şansı olmayan Roma’ya gitmesi kendisi açısından bence hataydı; o ayrı mesele.) Tottenham ve Crystal Palace hayal kırıklıklarından sonra futbolu unutan Adebayor’u tekrar canlandırdı ve ondan düzenli olarak dominant forvet performansları almaya başladı. Onun top saklama ve oyun okuma meziyetlerinden faydalanarak orta sahada sayısal avantajı ele geçirdiği Beşiktaş maçı “Bir antrenör oyuncusundan ne bekler, ne alır?” sorusuna harika bir yanıttı. 

Bu örneklere daha Mossoro, Mahmut Tekdemir ve Kerim Frei’ı ekleyebilirim. Ama yazının da çok uzadığının farkındayım. Zaten Abdullah Avcı oyuncularından maksimumu almak ve onları parlatmak konusundaki başarısının karşılığını puan cetvelinde fazlasıyla bulmuş durumda. İlk paragrafta saydığım isimlere Türkiye’den en yakın örnek kendisi. Anlattıklarımın kariyeri tartışılmaz oyuncular transfer etmenin başarı için yeterli veya elzem olduğuna inanmış yöneticilere fikir verebilmesi temennisiyle...



GÜNCEL YAZILAR