"Hayalgücü olmayan insanın kanatları olmaz."
Muhammed Ali

Yazarlar

Bülent Kalafat
Bülent Kalafat
@b_kalafat

Bizim Das Reboot'umuz

23/11/2017

Bizi Eskişehir'de yenip grubumuzu lider bitiren İzlanda’nın yaptığı büyük bir sürpriz değildi. Dünya Kupası'na katılmaya hak kazanan en düşük nüfuslu ülke olarak tarihteki yerini alan bu küçük ada ülkesi 2016 Avrupa Şampiyonası'nda çeyrek final oynamıştı. Ondan önce ise 2014 Dünya Kupası elemeleri grubunu Slovenya'nın üstünde bitirip play-off'a kalarak futbolseverlerin dikkatini çekmişti. Belki play-off’ta karşılaştıkları Hırvatlar onlara bir boy büyük gelmişti o zaman. Ama sonraki elemelerde alacakları başarıların tesadüf olmayacağının sinyallerini veriyorlardı. 2013'ün sonbaharında dinlediğim bir Football Weekly podcast'ında röportaj yapılan İzlandalı bir yetkili nasıl bir futbol ülkesi haline geldiklerini anlatırken söze iklimden girmişti. "Biliyorsunuz bizim ülkemiz çok soğuk. Yılın büyük bölümünde sahaların üstü buz kaplı oluyordu; yaz aylarında ise eriyen buzlardan sahalar çamura dönüyordu. Sorunu buradan çözmeye karar verdik ve profesyonel - amatör farketmeksizin ülkedeki tüm futbol sahalarını bu iklim koşullarında hizmet verebilecek hale getirdik." Konuşmasının devamında bu sayede çok daha fazla futbolcu adayına kendini gösterme ve geliştirme şansı doğduğunu, Avrupa'daki örnek ülkelerin yolundan giderek inşa ettikleri altyapı sistemlerinin de yavaş yavaş meyve verdiğini anlatıyordu. Örnek aldıkları ülkelerden biri şüphesiz ki Almanya’ydı.


1990'ların sonuna gelindiğinde İngiltere'deki Avrupa Şampiyonası'nda kazandıkları kupaya rağmen Almanlar tedirgindi. Giderek yaşlanan bir milli takım havuzları vardı. Milli takım teknik direktörü Berti Vogts daha kupayı kazandıkları 1996 senesinde federasyon başkanı Egidius Braun'a altyapıların yetersizliğini ifade etmeye başlamıştı. 1998 Dünya ve 2000 Avrupa Şampiyonaları'nda yaşadıkları hüsranlar ise onlar için alarm vazifesi gördü. Kazanmak için sadece Alman olmanın yetmediğini fark ettiler. Bir futbolcu fabrikası haline gelen Fransa'nın yaptıklarını incelemeye ve kendi ülkelerine uyarlamaya başladılar. Fransızlar en ünlüsü Clairefontaine'de olan federasyona ait yetiştirme merkezlerinden kısa süre faydalandıktan sonra futbol kulüplerini benzer tesislere sahip olmaya mecbur bırakmıştı. Bir noktadan sonra en yetenekli gençlerin büyük çoğunluğu kulüplerde oynamaktaydı. Bu sistemin işe yaradığını gören Alman futbol federasyonu Stützpunkt (tam çevirisi destek noktası ama sanırım doğru tercümesi üs) adlı oyuncu keşfetme merkezlerini yaygınlaştırmaya odaklandı. Bir yandan da profesyonel takımlara oyuncu yetiştirme sorumluluğunu daha ciddi şekilde üstlenmeleri konusunda baskı yapmaya başladı. 


Stützpunkt sisteminin temel amacı ülkedeki futbolcu adayı çocuk nüfusunun olabildiğince büyük bir oranına kendini gösterme imkanı tanımaktı. Federasyon başkanı Braun bu projeyi yönetmesi için geçmişinde genç futbolcularla farklı düzeylerde çalışmış olan antrenör Dietrich Weise’yi göreve çağırdı. Weise spor bilimleri alanında eğitimini yeni tamamlamış olan Ulf Schott’u asistan olarak yanına aldı. Bu ikili ülkeyi karış karış gezerek en ücra köylerdeki çocukların bile bir genç fubtolcu üssüne ulaşmasına olanak tanıyacak bir ağı tasarlamaya başladılar. Amaçları her çocuğun evine en fazla 25 km uzaklıkta bir üs olmasını sağlamaktı. Alman futbol federasyonunun internet sitesinde bu ağın günümüzde ulaştığı halini görmek mümkün. Bugün Almanya'da federasyonun kurduğu 366 üste 600,000 tane 12 yaş altı çocuk kendini gösterme ve futbolunu geliştirme imkanı buluyor. TFF'nin sitesindeki verilere göre ise Türkiye'de 60 noktada 15,000 çocuk izleniyor. Bu işin nicelik tarafı. Bir de nitelik tarafı var tabi...


Weise ve Schott sadece fiziksel ve teknik donanımın iyi futbolcu olmak için yeterli olmayacağının farkındaydı. Onlara göre üsleri ülkenin yerleşim birimlerine eşit mesafede dağıtmanın diğer çok önemli getirisi de çocukların temel eğitimlerini aksatmadan futbol antrenmanlarına gidebilmeleri olacaktı. Bu sistemden yetişen ilk neslin oyuncularından olan Philip Lahm her Salı ve Perşembe saat 14:00'te okuldan alınıp Bavyera bölgesindeki bir tesise götürüldüğünü, burada iki idman arasında okul ödevleri için doksan dakika ayrıldığını, hatta okuldaki notlarının antrenörleri tarafından takip edildiğini anlatır. Bugün farklı yaş kategorilerinde Almanya genç milli takımlarına çağrılan futbolcuların Gymansium'a (orta öğrenim okul tiplerinin en üst düzeyinde olan ve öğrencileri üniversite giriş sınavı Abitur'a hazırlayan okullara) gitme oranı Almanya halkının ortalamasının üzerinde (%70 vs %50). Bu sistemden yetişen oyuncuların sahada farklı taktikleri disiplinli bir şekilde ve doğru anlarda doğru kararları vererek icra edebiliyor olmasında futbol ve akademik kariyerlerinin birlikte yürümesinin çok büyük rolü var. 


Kulüpler de boş durmadılar. Alman futbol kulüpleri birliği kendi inisiyatifleriyle çok önemli bir karara imza attılar. Bu kararla 2002-03 sezonundan itibaren Alman birinci ve ikinci liglerinde yer alacak her takımın performans merkezi adı verilen altyapı tesislerine sahip olması mecburi hale getirildi. Bu tesislerin aşağıdakiler de dahil olmak üzere uyması gereken 250 kriter vardı:

- En az biri Astro Turf zeminli olan en az dört idman sahası, 

- UEFA A lisansı olan en az bir sportif direktör, 

- En az biri A seviyesinde UEFA Pro lisansı olan en az iki antrenör, 

- Bir kaleci antrenörü

- İki fizyoterapist 


2007 yılından itibaren bu tesisler bağımsız bir Belçika firması tarafından değerlendirilmeye ve bir ile üç yıldız arasında notlandırılmaya başladı. Yetiştirdiği gençleri birinci takımına yerleştirmede olağanüstü performans gösteren takımlara fazladan bir yıldız veriliyordu. Federasyon kaliteli tesislerin yaygınlaşmasını teşvik etmek amacıyla UEFA'nın Şampiyonlar Ligi'nde temsil edilen ülke federasyonlarına Avrupa kupalarında oynamayan takımlara aktarılması koşuluyla dağıttığı paydan bu yıldız notlandırmasına göre dağıtım yapmaya başladı. Üç yıldızlı tesislere sahip takımlara 400,000 Euro ödenirken bir yıldızlı tesis sahipleri 100,000 Euro ile yetinmek durumundaydılar. 2007-2009 arasındaki ilk değerlendirme dönemi sonu itibariyle Bundesliga'da yedi takımın üç yıldızlı tesisleri vardı. 2014 dönemi sonunda ise on beş Bundesliga takımı üç yıldızlı performans merkezine sahip olmanın avantajından yararlanıyordu. Başlangıçta maddi imkansızlıkları gerekçe göstererek bu zorunluluğa soğuk bakan 2. lig takımları da zamanla ikna edildi. Sadece iki yıl içinde otuz altı birinci ve ikinci lig takımı oyuncu yetiştirmeye 114 milyon Euro kaynak sağlamıştı. Bu kaynak 2014-15 sezonu sonunda 1 milyar Euro'yu geçmiş durumdaydı. 


Almanya bu köklü değişikliklere gitmeye karar verirken ciddi bir yanılgıdan kendini kurtarmaktaydı. Milli takım utanç verici sonuçlar alsa da Alman kulüp takımları 1997 - 2002 arasında istisnasız her sezon Şampiyonlar Ligi'nde yarı final oynamıştı ve iki kere kupayı kazanmıştı (1997 Dortmund ve 2001 Bayern). Kulüpler bazında son derece başarılı bir dönemde olsalar da 98 Dünya Kupası çeyrek finalinde Hırvatıstan'a 3-0 mağlup olmaları ve Euro 2000 grubunda sadece bir puan almaları onları uyandırmaya yetti. Biz 2002 Dünya Kupası'nda oynadığımız yarı finalden sonra Yıldıray, Ümit ve İlhan gibi Alman altyapılı futbolcularla bu işi kotarabileceğimizi sanıp derin bir uykuya girdik. Almanlar ise tesadüflerle geldikleri finalin kendilerini aldatmasına izin vermediler. Bir yandan futbolcu yetiştirme devrimini yürütüp diğer yandan yabancı uyruklu olan ve Almanya'da doğmuş gençlerin milli takımlara katılması için gereken kriterleri yumuşatarak Emre Can, Mesut Özil, İlkay Gündoğan, Sami Khedira gibi oyuncuları havuzlarına kattılar. 

Raphael Honigstein "Das Reboot" adlı 2015 çıkışlı kitabında en ince ayrıntılarına kadar yukarıda bahsettiğim devrimin neden ve nasıl tasarlandığını anlatıyor. Almanlar 2014 Dünya Kupası'nı ev sahibi Brezilya'yı silindir gibi ezerek ulaştıkları finalin sonunda kaldırdıklarında kadrolarındaki yirmi dört futbolcudan yirmi biri Honigstein'ın kitabında anlattığı sürece bir noktasında dahil olmuştu. Bu zaferlerinin üstünden üç yıl geçti ve Almanya'dan futbolcu fışkırmaya devam ediyor. Bugün çok önemli futbolcuları dışarıda bırakarak bile neredeyse birbirine denk dört tane milli ilk 11 çıkarabiliyorlar. Kerem Demirbay, Timo Werner ve Lars Stindl’in parladığı Konfedesyon Kupası şampiyonu kadroları bunun bir örneği. 


Honigstein ile geçtiğimiz ay yazışmış ve kitabın bu sonbahar bitmeden Türkçe olarak satışa çıkmasının beklediğini öğrenmiştim. Bugün Türk futbolunu şuradan şuraya getireceğini öne süren, federasyonda veya altyapı sisteminin inşasında yetkili pozisyonlara talip olan herkesin bu kitabı okuması şart. Çok ama çok ciddiyim... Bu kitabı okumamış kimse Türkiye'de futbolcu geliştirilmesini planlayacak, "Yabancı futbolcu sınırı X olmazsa Türk futbolcu yetişmez; o yüzden biz de X olarak belirledik" diyecek yetkiye sahip olmamalı. Bununla ilgili kanun çıksın acilen (ya da KHK artık her neyse). Bugün İtalya gibi bir dünya kupası gediklisi “biz nerede yanlış yapıyoruz?” diye düşünebiliyorsa, bizim aynısını yapma vaktimiz gelmiştir ve geçmektedir. 




GÜNCEL YAZILAR