"Hayalgücü olmayan insanın kanatları olmaz."
Muhammed Ali

Yazarlar

Ömer Ejder
Ömer Ejder
@ejderovic

Kim Olmak İstersin?

13/01/2018

Dünya futbolunda bilhassa da endüstrinin en sert işlendiği Avrupa piyasasında büyük kulüpler makası giderek açmış durumda. Arap sermayesinin endüstriye dahil olmasıyla Barcelona’nın elinden 222 milyona Neymar’i alan PSG ve 3 bek oyuncusuna 130 milyon euro üzeri para harcayabilecek güçte Manchester City gibi ekiplerle Real Madrid, Bayern Münih dahi mali açıdan yarışmakta zorlanıyor. Kendi lobilerini ortaya koyup PSG’ye FFP sopasını aba altından gösterseler de bu kulüplerle yarışabilmenin yolu mevcut kültürlerini doğru mali kaynaklarla yönetip, insana doğru yatırımı yapmaktan geçiyor. Real Madrid ve Bayern Münih kadar güçlü olmayan ekoller ise piyasaya tutunmakta zorlanıyor. 2000’lerin başında 90’larda ve öncesinde altyapıları, ekolleriyle zirveye oynamış Valencia, Marsilya, Ajax, Leeds, Kızılyıldız gibi büyük mirasların bazılarının bugün piyasada tutunamadığını söylemek mümkün. Hali hazırda İngiltere Championship takımının dahi bir oyuncuya 15-20 milyonluk bonservisler verebildiği bir endüstride hayatta kalabilmenin yolu üretmekten ve geliştirmekten geçiyor. Devletin tüm vergi affına ve yüksek gelirlerine rağmen iflas eşiğinde top sektiren kulüplerimize soruyorum bunu. Kim olmak istersin?

Guimaraes’ten 2 milyona Dalbert’i alıp 20 milyona İnter’e satan; Koziello, Cyprien, Seri gibi oyuncuları alttan pazara sürmeye hazırlanan Nice mi? Yoksa son kontratını imzalayacak olan oyuncuların son kullanıcısı olmak mı? Yada İskandinav pazarından en yetenekli oyuncuları bulup yetiştirip satan Hollanda kulüpleri mi? Peki ya Japon ve Güney Koreli oyuncuların genlerinde bulunan çeviklik ve atletizmi kendi futbol biyolojisinin yakınlığına benzetip Asya pazarına açılan Bundesliga kulüpleri mi? Neredeyse bedavaya alınan Okazaki, Kagawa, Heing Min Son gibi oyuncuların bugün doğru sistem ve planla kaç milyonluk oyuncuya dönüşmelerinden çok, Asyalı oyuncuların genetiğinin Alman futbolunun temposuna uyumlu olduğunu sezimleyen aklı önemsiyorum ben. Bu oyuncular ne kadar büyük oyuncuya dönüşmüş olsalar da doğru sisteme entegre edilmiş olmaları bugün geldikleri konumda en önemli husus.

Örnek verecek olursak. Alt yaş kategorilerde oynadığı dönemde potansiyel vaad eden iki ayağını da oldukça iyi kullanan Frankfurt altyapılı bir gurbetçi oyuncumuz vardı. Hemen adını bileceksiniz Cenk Tosun. Genç yaşına rağmen E.Frankfurt’ta forma şansı buluyor hatta Almanya’yı seçmesi dahi konuşuluyordu. Ertesi sezon nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde Antep’in yolunu tuttu. İlk geldiği zamanlarda ayaklarındaki, şut gücündeki kalite körün bile görebileceği cinstendi Cenk’in. Lakin; Yazılı olmayan bir kural vardır. Kötü düzen iyi oyuncuyu yer. İyi düzen kötü oyuncuyu dahi geliştirir. Almanya gibi bir okuldan gelen Cenk’in ayağındaki güç plansızlığın düzen kabul edildiği topraklarda kayboluyordu. Sergen Yalçın ile çalışması Şenol Hoca’nın ona kattıklarına vs değinmeyeceğim. Hafıza taze, başarı net. Doğru düzen, doğru plan, doğru oyuncu, bireysel çalışma sonucunda Everton’a 22 milyonluk bir transfer. Cenk’in hikayesi istisnai bir başarı olabilir ancak hali hazırda potansiyelli bir oyuncu doğru düzeni bulduğunda 25’inden sonra dahi patlayabilir.

Konumuzu dağıtmadan devam edelim. Soru basit kim olmak istersin? Bedavaya transfer edip maksimum performans aldığı Sosa’yı 7.5 milyona Milan’a satan Beşiktaş olmayı mı? Yoksa elinde Yusuf Yazıcı ve Abdülkadir gibi bir superstar potansiyeli varken 33’lük son kontratını yapacak olan Sosa’ya kulübün anahtarını teslim edecek parayı veren Trabzonspor olmayı mı? Soru esasında ne olmak istediğinle değil ayakta kalmak isteyip istemediğinle alakalı. Dünyanın en ünlü spor ajanslarından Sportsnet'in bir üst düzey yöneticisinin bir röportajında geçen ifadeler aynen şu şekilde. ‘’Bugün dünyada 300 üniversite, spor endüstrisi için insan yetiştiriyor. ABD'de 1.3 milyon kişi, spor endüstrisinde çalışmakta. İnsanların sportif giyim konusunda yaptıkları harcamaların toplamı ise yılda 300 milyar dolara ulaşıyor. Bahis endüstrisi 200 milyar dolarlık bir endüstri haline geldi. Tüm bu rakamları topladığımızda, spor endüstrisinin dünya üzerinde 1.6 trilyon dolarlık bir değere sahip olduğunu görüyoruz. Bugün ABD'de spor endüstrisi, Hollywood sektöründen 7 kat daha büyük bir sektör.‘’

Pasta büyük, dilim küçük. Ne kadar yiyebileceğin sana kalmış. Bugün mega takımların bir klasman altındaki Napoli, A.Madrid, Valencia, Dortmund, Lyon, Sevilla, Roma, Porto, Monaco gibi takımlar ayakta kalabilmek için doğru oyuncuyu doğru zamanda bulma savaşını veriyor. Biz Türkiye’de her ne kadar Porto yılda şu kadar bonservis elde etmiş vs gibi yorumlar yapsak da işin aslı o kadar da başarı hikayesi içermiyor. Şöyle ki; Bugün dünyanın en güçlü menajerlik şirketleri Portekizlilerin elinde. Porto James Rodriguez, Hulk, Andre Silva, Falcao gibi oyuncuların transferinden çılgın bonservis rakamlar kazanmış gibi gözükse de bu paraların büyük kısmı transferde Porto, Benfica gibi kulüplerin ön sırada bilet almasını sağlayan menajerlere gidiyor. Altyapısıyla ayakta kalan Benfica ve Porto’nun biraz daha başarı endeksinde geri planında bulunan Sporting Lizbon’u ayırarak konuşacak olursak oyuncu alıp satmak marketing planı değil hayatta kalmanın tek yolu.

Geçelim daha vurucu örneğe.. Yıllarca doğru transfer politikası, kadro mühendisliğiyle en büyüklerle savaşma kabiliyeti gösteren Sevilla’nın bu vizyonu sağlayan perde arkasında biri isim vardı. Geçtiğimiz sezon Roma’nın Sportif Direktörlüğüne geçen Monchi yönetiminde, doğru oyuncuyu doğru düzen ve doğru hocayla buluşturan Sevilla'nın, geçmişe kıyasla transfer aklını yitirdiği aşikar. Sadece geçtiğimiz transfer döneminde Sevilla’nın elde ettiği bonservis geliri 70 milyonun üzerinde. Bu rakam 16-17’de 91 milyon, 15-16 sezonunda ise 60 milyon civarlarındaydı. Real, Barca ve A. Madrid gibi takımlarla mücadele etmenin tek yolu Sevilla gibi bir kulüp için vizyon üretebilmek. Bugün ise baktığımız tabloda Monchi’nin Roma’ya gitmesinin ardından yaptıkları teknik direktör ve oyuncu seçimleri pusulalarının şaştığına delalet. Galatasaray’a hiçbir şekilde yeterli olmayan Carole’u transfer edip kariyeri boyuncu önde oynayan takımlarda sorun yaşayan Kjaer’e 13 milyon bonservis gömmenin kansere yakalanan ve gayet başarılı giden Eduardo Berizzo’yu kovup Milan’ın kanseri olan İtalyan Montella’yla kültür şok yaşamanın Sevilla’nın hayatta kalma stratejisiyle uyuştuğunu söylemek mümkün değil.

Son ve en sevdiğim örneğim Monaco olacak. Futbol nihayetinde bu kadar paranın döndüğü yerde spor olmaktan çıkıp tamamiyle ticarete ve fazlasına dönüşmüş durumda. Dünyanın en zengin adamlarından olan Rus oligark Rybolev boşandığı eşine nafaka ödememek için Monaco’yu satın almıştı. Karısına ödeyeceği 4.5 milyar euronun yanında Falcao, Moutinho, James gibi oyunculara vereceği 50-60 milyonluk bonservisler hiçbir şeydi. Lakin Platini’nin çomak sokması, diğer Fransız kulüplerin lobi faaliyetleri ve en nihayetinde yengeye para kaptırmasıyla Rybolev’in Monaco projesi suya düşmüştü. Ancak sahip olduğu maddiyata mali vizyon ile ulaşan bir iş adamının gömdüğü parayı çöpe atmak gibi bir niyeti tabii ki söz konusu olamazdı. Monaco’daki yapıyı işin ehli uzmanlara bırakması; doğru scouting, doğru altyapı, doğru kadro ve teknik direktör seçimleriyle Monaco son 3 yılda sattığı oyunculardan 400 milyon euronun üstünde bonservis elde etmiş durumda. Ancak işin en güzel tarafı Mbappe’yi PSG’ye vermeden önce 30 milyona Lazio’dan yüksek potansiyelli Keita Balde’yi almalarında. İşin kreması Bakoyoko’yu Chelsea’ye satıp Anderlecht’ten Tielemans gibi genç yıldızı almalarında.

Monaco kurduğu yapı ve ortaya koyduğu vizyon ile geçtiğimiz sezon Şampiyonlar Ligi'nde yarı final oynayıp Ligue 1’de şampiyonluk ipini göğüsledi. Tekrardan soru basit. Altyapısından Mesut, Draxler, Meyer’I çıkaran Schalke mı? 31’lik Mariano’yu Galatasaray’a 4’e satıp yerine 26’lık Corchia’yı alan Sevilla mı? Patrick Shick, Linetty, Skriniar’I piyasaya süren Sampdoria mı olmak isterdin? Yoksa son kullanıcısı olacağın oyuncularla iflas eşiğinde top sektiren, altyapıdan oyuncu oynatmakta Avrupa’nın en düşüğü, yaş ortalaması en yüksek, tüketici kulüplerden olmayı mı? Seçiminizi görür gibiyim, sustum.



GÜNCEL YAZILAR