"Hayalgücü olmayan insanın kanatları olmaz."
Muhammed Ali

Yazarlar

Sinan Yılmaz
Sinan Yılmaz
@ivansshatov

Dominasyon

24/02/2018



Galatasaray'ın bir iç saha maçı daha teknik-taktik konuşulmayacak seviyede oynandı. Galatasaray yine rakibinden birkaç gömlek üstün bir takım olarak oynadı ve sanki Türkiye Kupası'nda 3. Lig ekibini ağırlamışçasına rahat bir maç izletti. Ekong kırmızı görene kadar 38 ve Eren sakatlandıktan sonra geçen 14 dakika toplamda 52 dakika eder. Maçın yarısından çoğu eşit sayıda futbolcu ile oynandı ama o bölümlerde de Bursaspor 2-3 oyuncu eksik kalmış gibiydi. 


Neyse ki Paul Le Guen eskiden Galatasaray'da futbol oynamış veya Galatasaray'ı çalıştırmış bir teknik adam değil. Öyle olsa Galatasaray'ın rakipleri onun için de "Maçı sattı" iftiraları atacaklardı. Bu yorumları fanatizmden beyni sulanmış taraftarın yapmasını çok yadırgamıyorum ancak ana akım medyada bu işten para kazanan insanların da Galatasaray'ın dominasyonunu anlatmak yerine "O maçı verdi, bu saldı, şu bıraktı" yorumu yapması son derece rezil bir durum. 


Esas söylenmesi gereken şu, Galatasaray'ın şampiyonluk yolundaki rakiplerinin hiçbiri kendi sahasında Galatasaray seviyesinde bir dominasyona sahip olamıyor. Bu dominasyona neden sahip olamadıklarını konuşmak yerine de Galatasaray'ın rakiplerinin maç sattığına inanmak daha hoşlarına gidiyor. Galatasaray bu sezon iç sahada 12 maç oynamış. 11 galibiyet ve bir beraberlik almış. 12 maçta 7 gol yemiş ve tam 36 gol atmış. Yani maç başına 3 gol! Galatasaray iç sahada bu kadar büyük bir üstünlük kurarken deplasmanda neden bu kadar düşüş yaşıyor o da Galatasaraylıların tartışması gereken bir konu. Bence deplasman kayıplarının başında topa sahip olma becerisinin düşüklüğü geliyor. Özellikle Terim döneminde çok direkt oynanması, maçın koş-koşa dönüşmesi deplasman takımına yarıyor. Hem Kayserispor, hem Kasımpaşa deplasmanında ilk golü bulan Galatasaray'ın maçı daha rahat elinde tutması, öldürmesi veya bitirmesi gerekiyordu. Kasımpaşa maçında tutamayan, Kayserispor maçında da ciddi baskı yiyen bir Galatasaray görmüştük. Burada Selçuk - Feghouli oynarsa Mariano, iyileşince Fernando gibi topun değerini bilen oyuncuların devreye girmesi gerek. 


Maçla ilgili taktik olarak yazılacak önemli tek nokta Galatasaray'ın Fatih Terim döneminde kaybetmeye başladığı topa sahip olma oranında dün çok iyi olması. Sezonun ilk yarısında uzun süre topa sahip olmada Galatasaray lider durumdaydı. Terim döneminde bu konuda ciddi düşüş yaşandı ve Galatasaray; Başakşehir, Beşiktaş ve Fenerbahçe'nin altına inerek 4. sıraya kadar düşmüştü. Çok fazla dikine ve acele oynayan Galatasaray oyunu koş-koşa döndürdüğü için bu durum oluşmuştu. Bu maçta Antalyaspor maçında yapılamayan topa sahip olma durumu yapılabildi ve bu sayede Antalyaspor maçında 5'e götürülemeyen skor da bu maçta götürüldü.


Şimdi maçın dışına çıkıp oyuncuların performansı ile ilgili ufak notlarımı yazayım... 


Fatih Terim'in Fernando Muslera'yı hafta içinde terapi etmesi işe yaramış. Son dönemde hiç görmediğimiz kadar konsantre bir Muslera vardı ve topu oyuna sokmada da çok daha başarılı bir görüntü sergiledi. 


Serdar - Maicon ikilisinin uyumu Denayer'in bu ikiliden herhangi biri ile yakalayamadığı kadar üst seviyede. Aralarındaki mesafeyi ayarlamaları, biri önce çıkınca diğerinin toparlaması, pası kullanmaları. Denayer son dönemde kendi seviyesini yukarı çekse bile yanındaki ile uyumunu hiçbir zaman bu seviyelere çekemedi. Serdar - Maicon ikisinin uyumu çok üst seviyedeydi ve bugün önce Stancu'yu sonra da genç Sinan'ı ezip geçtiler. 


NAGATOMO'NUN ŞANSSIZLIĞI


Nagatomo maçın en çok koşan oyuncusu ama hücumda yine etkisiz bir görüntü sergiledi. Bu konuda şanssızlığı önündeki oyuncunun da ters ayaklı olması. Garry veya Yasin önünde oynadığında onlar zaten içe dönük top alıyor. Bu durumda Nagatomo'ya açılan alan çizgi oluyor ama Nagatomo da sağ ayaklı ve o da içe dönük pas almak durumunda. Bu yüzden sol kanat değil ama sol çizgi kullanılamıyor. Mesala sağ kanat da, sağ çizgi de sezon başından beri kullanıyor ama sol çizgi kullanılamıyor. İçe kat eden oyuncunun olduğu kanadın arkasında mutlaka düz ayaklı bir bek olmalı ki onun boşalttığı alana girip, çizgiden sıfıra insin. Mesela Latovlevici bunu çok daha iyi yapıyordu. Rahatlıkla sol çizgide kendisini unutturup defalarca boşa çıkıyor ve rahat pozisyonda topla buluşuyordu ancak Latovlevici buluştuğunda topu çok kötü kullandığı için bu formüle gidilmek zorunda kalındı. Bu arada Linnes bu kadar formdayken ve Mariano Galatasaray'ın elindeki en kaliteli bekken Linnes'in sol, Mariano'nun sağ bek oynaması da düşünülebilir. 


MARİANO İLE LİNNES ARASINDAKİ FARK


Mariano - Linnes karşılaştırmaları bana çocukluk günlerimi hatırlatıyor. 17 yaşımda Üniversite için şehre gidene kadar kırsal sayılabilecek bir yerde büyümüştüm. Çocukluğu sokaklarda, mahallede top oynayarak geçen şanslı nesildenim. Bizim mahalleyi, Roman mahallesi ile bir cadde ayırırdı. İlk okuldan ve mahalleden çok sayıda Roman arkadaşım oldu ve onlarla neredeyse her haftasonu mahalle maçları yapardık. Roman mahallesindeki arkadaşların çoğu ilkokuldan sonra okula gitmedi. Onlar sabahtan akşama kadar top oynarken, biz ise okuldan geldikten sonra hava kararana kadar 1-2 saat top oynayabiliyorduk. Bu teknik olarak aramızdaki farkın açılmasına neden olmuştu. Yaptığımız mahalle maçlarında Roman arkadaşlar topla Mariano kadar rahat, biz ise Linnes kadar gergin olmaya başlamıştık. 


Meşhur bir 10 bin saat kuralı vardır. Sanatta, sporda olağanüstü seviyelere çıkmış insanlara bakın... Bu insanların çocukluğunu, gençliğini yaklaşık 10 bin saatini o işi yapmaya ayırdığını görürsünüz. Bir müzik enstrümanını olağanüstü seviyede çalmaktan, topun cambazı olmaya, hızsızlıktan, sihirbazlığa kadar dünyanın en iyilerinin hikayelerini okuyun hep aynı şeyi görürsünüz. Delirtecek kadar aynı şeyi çalışırlar. 


Mesela Maradona. Fazla arkadaşı yoktur. Annesi ve babasının onunla ilgilenmekten çok daha büyük sorunları vardır. Dayısı ona 3 yaşında ilk ve tek hediyesini almıştır. O da futbol topu. Çok fakir ve yalnız olan Maradona'nın çocukluktaki tek arkadaşı futbol topudur. Sabahtan akşama kadar evin önünde saatlerce onunla oynar ve 10 yıl sonra 3 yaşında 13 yaşına geldiğinde artık bir top cambazıdır. Bir A takım maçında saha kenarında top toplayıcılık yaparken top ona gelir ve topla yaptıklarıyla tribünleri şaşkına çevirir. Top ona mıknatısla bağlanmış gibidir. 


Mesela Hagi. Maradona gibi onun da çocukluğu aşağı yukarı aynı. Bir göçmen ailenin çocuğu. Yine etrafında onunla ilgilenen biri yok. Hagi'ler daha da fakir, ona gerçek bir top bile alamıyorlar. Yanılmıyorsam dedesi domuzun kullanılmayan derileriyle ona bir top yapıyor. O da sürekli ve sürekli yalnız başına onunla oynuyor. Sonra bir mahalle maçında bir takım eksik, yeni bir oyuncu gerekiyor. Maçı izleyenler arasında olan Hagi'yi alıyorlar ve önce mahallesinde sonra da dünyada meşhur oluyor. 


Mesela Podolski. Onun biraz daha spesifik. Podolski sol ayağı ile sayısız şut denermiş çocukken. Sürekli şut çekermiş. Sonuçta da dünyanın en iyi bitiricilerinden, en özel şutörlerinden biri oldu. Linnes belli ki böyle bir çocuk değildi. Bizim gibi okula gitmek zorundaydı. Okul sonrası 1-2 saat futbol oynamak zorundaydı. Mariano sabahtan akşama kadar topla yatarken, Linnes 1-2 saat oynayabiliyordu. 


Biz Roman mahallesindeki arkadaşları yenebilmek için yeteneğimizin yetmediğini anladığımızda daha disiplinli ve organize oynamayı öğrenmeye başlamıştık. Maçları çok önemsiyorduk. Akletlerimizin arkasına kumaş boyası ile numara ve isimlerimizi yazıyorduk. Harçlıklarla krampon, tozluk, kemiklik falan alıyorduk. Maç öncesi taktik yapıyorduk. Roman arkadaşların ise zaten harçlığı yoktu. Hepsi bireysel oynardı. Aralarında kavga ederlerdi... Linnes'i o halimize benzetiyorum. Daha yeteneksiz ve o açığı kapatabilmek için de daha disiplinli, daha çalışkan. Tabi özgüveni yükseldiği için pas kalitesindeki artış da çok dikkat çekiyor. Gel gelelim Linnes'in, 5. golde Mariano'nun attığı pası sol ayağı ile o kadar rahat atabilme şansı düşük. Yetenekli insanların özelliği bu, sıradan insanlar için zor bir işi çok kolay gibi gösterirler. Mariano, 5. golde Garry'i sıfıra indiren pası, hiç topu kontrol etmeden ters ayağı ile o kadar güzel veriyor ki... 


Bu arada Linnes'in bize benzettiğim yönlerinden biri de oyununun yumuşak oynaması. Romanlar daha kavgacıydı, biz ise kavga edince bir de aileden laf yiyorduk. Bu da mücadeleye yansıyor tabi. Bir iki yıl önce Uğur Karakullukçu, ben ve yazar, editör arkadaşlar halı saha maçları yapıyorduk. Aramızdaki maçlarda dikkatimi çekti, ikili mücadelelerde hepimiz Linnes gibiyiz. Kibarcık kibarcık oynuyoruz, aman sakatlanmayalım, kafamız gözümüz yarılmasın diyoruz. Linnes de böyle oynuyor. Okur yazar, sosyal medya kullanan yeni neslin Linnes'i ekstra sevmesinin nedenlerinden biri de bu bence. Roman mahallesindeki doğuştan yetenekli ve korkusuz Maicon - Mariano gibi değil, bizim gibi ürkek ve yetenekleri sınırlı ama iyi niyetli. 


GARRY RODRİGUES VE SCOUTİNG


Gelelim Garry Rodrigues'e. Derslik bir scouting başarısı. Seninle sözleşme imzalamaya yanaşmayan oyuncunun yerini 5 ay öncesinden dolduruyorsun. Sözleşme imzalamayı (Bruma) 15'e satıyorsun. Yerine 5 ay önceden 3.5'a aldığını koyuyorsun. O 5 ayda uyum sürecini de atlatıyor ve Bruma yerine, Bruma'yı hiç kaybetmemişsin gibi performans veriyor. Bu sırada da kadronda kalite kaybı yaşamadığın gibi 11.5 milyon euro kazanıyorsun. Türk kulüplerinde göremediğimiz kadar uzun vadeli bir planlama ve scouting başarısı. 26 yaşında aldığın Garry'i satmayıp 32'e kadar böyle kullansan bonservisi topu topu 600-650 bin euroya geliyor. Yok satacağım dersen de bugün 10 milyon euroya satış listesine koy en az 5 tane İngiliz kulübü (Championship veya Premier Lig'de 7. sıra ve gerisi) teklif yapar. Evet karar hataları var ama ezberi geliştikçe, sürekli birlikte oynadığı arkadaşlarının neler yapacağını daha çok tecrübe ettikçe çok faydalı olmaya devam ediyor. Burada Gomis ile sürekli oynamaları da önemli. Partneri değiştiğinde karar hataları yapma ihtimali de artar. Tercihleri ezber üzerine. Bu biraz da hızla ilgili. Hızlı oynadıkça düşünmek için kalan süre azalıyor. O zaman güçlü bir ezbere ihtiyaç duyuyorsunuz. Daha yavaş futbolcuların daha doğru karar verebilmesi genelde daha çok zamanları olduğu için...


GOMİS'İN DÖNÜŞÜMÜ


Gomis'e geçmişte çok değinmiştim. Söylenecek yeni bir şey yok. Gomis'in gençliğini biliyoruz. Eskiden fiziksel üstünlüğü ve çalışkanlığı ile oynayan bitiriciliği kötü bir santrfordu. Şuan 32-33 yaşlarına geldi ve fiziksel olarak artık eskisi kadar üstün değil ama Gomis oldukça zeki bir oyuncuymuş ki, fiziksel olarak düştüğünde onun yerini oyun bilgisi ile doldurdu ve bitiriciliğini de inanılmaz derecede geliştirdi. Gerçekten Gomis'in 26-27 yaşında girdiği gol pozisyonlarında yaptığı tercihleri, vuruşları izleyin bu Gomis mi diye inanamazsınız. Bugün ilk golde topu tutmaya çalışsa kaçtı mesela. O kadar zor bir pozisyona ters ayakla o vuruşu yapması büyük olay. 20 golünün 7 tanesi ters ayakla ki bu çok önemli. Gerçek bir golcü.


FATİH TERİM'E İKİ ELEŞTİRİ 


Son olarak Fatih Terim'e küçük iki eleştirim olacak. Biri övgü, diğeri yergi. Övgü olan Donk ve Linnes konusu. Donk da Linnes de sınırları belli olan oyuncular. Bu iki oyuncudan da ne Mustafa Denizli, ne Riekerink ne de Tudor buna yakın bir performans bile alamadı. Özellikle Tudor, Linnes gibi çalışkan, tempolu, çok koşan oyuncuları sever ama onun Linnes'e daha uygun sisteminde dahi Norveçli bu kadar verimli olamadı. Oyuncularının seviyesini yukarı çekmede gerçekten çok başarılı hoca ama bunu yaparken bazen adil olmuyor. Yergim de burada. Selçuk İnan'ı kazanacağım diye ligin açık farkla en iyi korner kullanan oyuncusu olan Belhanda'nın elinden kornerleri alıyor. Ligin ilk yarısında korner isabet oranı açık farkla en iyi futbolcu Belhanda'ydı. Galatasaray korner ve kenar ortalardan az gol de atmadı. Gel gelelim 6-7 haftadır duran toplar etkisiz. Burada da bir adaletsizlik var. Yine frikik konusu da benzer. Maicon mükemmel bir frikik golü atmış belli ki çok da çalışıyor ama bu sezon defalarca kötü frikik atan Selçuk vurmaya devam ediyor. Belli ki Selçuk, Maicon gibi çalışmıyor. O 5 yıl önceki vuruş gücü ve ezberi kaybolmuş. Şimdi çalışan ve daha iyi yapan varken aman Selçuk'un özgüvenini kazanalım diye bunu yapmak bence yanlış. Bu konularda yabancı futbolcular biraz dış kapının mandalı görülüyor. Alex Telles konusunda da aynısı yapıldı zamanında. Çocuk genç diye duran topları vermediler gitti bir sene sonra İnter'de kornerleri frikikleri kullandı. Bugün Telles'in ligde tam 12 asisti var sol bek haliyle! Herhalde kornerlerden, duran toplardan yapıyor bunu. İnter'de de Porto'da da çok etkili kullanıyor (Geçen hafta frikikten attı) ama Galatasaray'da izin bile vermiyorlardı. Aynı şekilde Emre Çolak geçen sezon Deportivo'da La Liga'nın en iyi korner atan oyuncusuydu. Galatasaray'da sıra mı gelir, vururlar ensesine. Bu tecrübeli oyuncuların borusunu öttürme çabası Galatasaray gibi bir camiaya yakışmıyor. 


BURSASPOR NEDEN BU DURUMDA?


Geçelim Bursaspor'a. Bundan sonraki bölüm Galatasaraylıları sıkabilir. Şimdiden uyarayım. Bursaspor'un bu günlere geçmesi Le Guen'lik bir mesele değil en az 3 yıllık bir olay. Son aylarda çok kötü durumdalar. Beşiktaş ile berabere kaldıkları maçta da bence çok kötüydüler. 


Bursaspor'un yaşadığı şampiyonluk son yıllarda onların sırtında yük olmaya başladı. O şampiyonluk nedeniyle beklentileri her sezon çok yükseltiyorlar ve merdivenleri adım adım çıkmak yerine her seferinde onar onar çıkmaya çalışıyor ve bir yerde düşüp başa dönüyorlar. Merdivenleri birer birer çıkarsan düştüğünde de en fazla 2-3 merdiven düşersin ama 10'ar 10'ar zıplamaya çalışırsan düştüğünde en aşağıya kadar yuvarlanırsın. Bursaspor da her seferinde yuvarlanıp, her sezon başında sıfırdan kurulma derdinde. Halbuki Bursaspor'un şampiyonluğu ile sonuçlanan süreci Ertuğrul Sağlam sadece o sezon başında hazırlamadı. 2.5 sezonda hazırlamıştı. Ozan'ı 2. Lig'den alıp takıma monte etmesi, Sercan'ı, Volkan'ı monte etmesi hemen 2 ayda olmadı. Şimdiki Bursaspor her sezon sil baştan yapıp şampiyonluğa oynayabileceğini düşünüyor. 2014-2015 sezonunda Şenol Güneş müthiş bir genç jenerasyon bırakmıştı. Onun çıkardığı oyuncular 20 milyon euronun üzerinde bonservis getirerek satıldılar ve o para menajerlerle beraber yendi. Ali Ay'ın söylediğine göre o dönemde alınan sadece Dzsudzsak'a imza parası, maaşı, menajer ücreti ile birlikte tam 7 milyon euroluk ödeme yapılmış. Düşünsenize şimdi 40 milyon euro değerinde olan Bakambu gibi bir genç yeteneğin sana getirdiği paraya Dzsudzsak gibi bitik bir oyuncu alıyorsunuz. De Sutter'i, Cuenca'sı derken kadroyu doldurmuşlardı. 14. - 15. sıraya kadar düşmüşler, kendi sahalarında Osmanlıspor'dan 4 tane yemişlerdi. O Bursaspor'un başına Ali Ay ilk geldiğinde doğru bir politika izledi. "Bizim bu kadar gelirimiz yok, bu kadar gelirle, bu kadar oyuncu giderini nasıl karşılarız" dedi. Pahalı oyuncu alamam dedi. Bursaspor'un gelirlerini aşan ne kadar oyuncu varsa da gönderildi ve takımı mali olarak batmaktan kurtaracak, geçiş sürecinde idare edecek ucuz oyuncular alındı. Tıpkı bu günlerde Antalyaspor'un yaşadığını yaşadılar. Bugün El Kabir açıklama yapıyor. Ajax altyapısından yetişmiş, Antalyaspor'da kadro dışı, Hollanda basınına açıklama yapıyor "Ajax'ta oynamak isterim ama benim maaşımı karşılayamazlar ki" diyor. Yahu böyle bir saçmalık olabilir mi? Koskoca Ajax'in 4 lira geliri varsa Antalyaspor'un en fazla 2 lira geliri vardır. 2 lira geliri olan El Kabir'in maaşını karşılarken 4 lira geliri olan nasıl karşılayamıyor? Demek ki gelirinden fazla gider yapıyorsun. Antalyaspor hangi parayı veriyor da Ajax veremiyor? Sonra bu kulüpler neden battı diye konuşuluyor...


Neyse geçen sezon başında 300-500 bin euroluk oyuncularla Bursaspor bir geçiş süreci yaşayalım, mali yapıyı toparlayalım dedi. Geçen sezon başında kurdukları kadro küme düşme hattındaki takımların kurduğu seviyede düşük maliyetli bir kadroydu. İlk geldiği günlerde "Helal olsun başkan, Bursaspor'un parasını menajerlere yedirme. Altyapımız ve ucuz oyuncularla gidelim" diyen taraftar ligin daha 2. haftasında, Başakşehir'e karşı ilk mağlubiyette "Burası Bursa, Akhisar değil" türküsü söylemeye, "Ucuz etin yahnisi bu kadar olur" diyerek ucuza alınan oyuncuları ıslıklamaya başladı. Geçen sezon sürekli oynayan altyapıdan Kubilay, Ertuğrul gibi oyunculara bunları ne kadar oynatırsan oynat bunlardan bir şey olmaz denmeye ve 20 yaşındaki çocuklar da ıslıklanmaya başladı. 


Geçen sezonun 15. haftasında 27 puan toplamış ve 5. sırada Bursaspor. Kadro maliyeti küme düşme potasındaki takımlar seviyesinde. İsmail Konuk'lar, Merter'lerle 5. giden takım 16. hafta Gençlerbirliği'ne yenildi ve taraftar çıldırdı. O maçta teknik direktör Hamzaoğlu'na küfürler edildi, Hamzaoğlu ağlamaklı bir basın toplantısı düzenleyip istifa etti sonra istifasından geri döndü, kaos ortamı oluştu ve 3-4 maç daha kaybedince bu sefer kendisi görevinden alındı. Yerine gelen hocalar da kaos ortamını dizginleyemedi, taraftar da yeterince baskı yokmuş gibi bir deplasman dönüşü otobüsün önünü kesip, içine girip takımın en formda iyi oyuncusu ve kaptanları Batalla ile Harun'u dövünce iş küme düşme potasına kadar gitti. 


Şimdi geçen sezon geçiş döneminde gençlerle ve ucuz oyuncularla oluşturulan takım 5.'yken de Bursaspor taraftarı beğenmiyordu. 5.'yken de hocasına, oyuncusuna küfür edip, ıslıklıyordu. Taraftara göre Bursa sonuçta şampiyon bir takım ve büyük transferlerle (mümkünse yabancı) isimli bir hocayla (mümkünse yabancı) çalışmalıydı. Nitekim Ali Ay da Muharrem Usta gibi 180 derece değişti ve 300-500 binlikler gitti. 1 milyon - 1.5 milyonluklar geldi. Kubilay kulübeye, sakat Sow'a milyon euro maaşlar. Bu sezon, geçen seneki ucuz kadronun üzerine tam 12 tane as oyuncu alınmış 30+ kişilik geniş bir kadro kurulmuş. Geçen sezon küme düşme takımlarının maliyeti ile kurulan kadro 15 haftada 27 puan toplarken bile yaranamıyordu. Bu sezon, geçen yıl kurulan kadronun 3-4 katı maliyetli kadro 23. haftada ve 27 puanda. Bugün itibariyle 12. sıradalar. Gençlerbirliği kazanırsa 13. olacaklar. Geçen sene düşmediler. Bu sene düşmeleri oldukça muhtemel. Bu sene olmazsa, bu kafa yapısı değişmedikçe seneye düşmeleri daha muhtemel. Bu kafa yapısıyla iyi gitme ihtimalleri yok. Trabzonspor da böyle. Onların da geçmişteki şampiyonlukları onların sırtında bir yük oluşturuyor. 


Trabzonspor sezon başında Badou Ndiaye'yi 6 milyon euroya alabiliyordu Osmanlı'dan. Eski yöneticileri açıkladı. Siyasi bir 'büyüklerinin' aracılığı ile bu transferi 6 milyon euroya bitirebiliyorlardı. Hayır onun yerine Milan'dan 30 yaşındaki yedek Kucka'yı 5 milyon euroya aldılar. Taraftar Milan'dan adam almak varken Osmanlı'dan adam alırsan vizyon da vizyon diye kafanın etini yer. Peki bugün Kucka'ya bakın. Trabzonspor'da 11'e zor giriyor. Ndiaye'ye bakın. 17 milyon euroya Premier Lig'de. Sadece 5 ayda. Bu nasıl körleme bir etiket tercihidir düşünün. Bunun diğer boyutu da Jahovic ile Sow tercihinde yaşandı. Bursaspor yönetimi gol krallığına yarışan son derece formda Jahovic'i almak yerine sakat Moussa Sow'u aldı. Zira taraftar sırf etiketi, ismi var diye bunu istedi. Bu toplum kapitalizme adapte olduktan sonra gün be gün aptallaştırıldı. Bizim yeni nesle eğer iyi bir ambalaj yapılır ve iyi bir marka altında sunulursa, dışkı bile güzel bir çikolata denilerek yedirilebilir. Bu kadar zevksiz ve aptallaştırılmış bir toplum olduk. Asgari ücretli çalışanların elinde bile birkaç bin liralık son model akıllı telefonlar var. Sırf gösteriş için alınmış, hiçbir faydasından yararlanmıyor. 


Bir arkadaşım İspanyolca kursuna gidiyordu o kurstan arkadaşları ve kursu veren öğretmenin İspanyol arkadaşları bir gün pikniğe gitmişler. İspanyol arkadaş Türkiye'de en çok şaşırdığı şey olarak, herkesin elinde binlerce liralık telefonlar olmasını söylemiş. "Hepinizde çok pahalı telefonlar ama hepiniz çok ucuz, kalitesiz yemekler yiyorsunuz ve gezmiyor eve kapanıyorsunuz. Ben o telefona vereceğim para ile Türkiye'de 3-4 şehir gezmeyi ve daha güzel yemekler yemeyi tercih ederim." demiş. Evet biz İstanbul'da hamam böcekleri gibi betonların arasında yaşıyoruz. Günümüz tek bir ağaç bile görmeden geçebiliyor. Benim İstanbul'da yaşadığım evin yürüme mesafesinde park yok! En yakın park için semt değiştirmem ve 40 dakika yürümem gerekiyor. Kızıma bu kadar berbat bir yerde, beton üzerinde çocukluk yaşatmamak için yılda 6-7 ay köye gidiyoruz ama işin kötü yanı şu... Hamam böceği gibi yaşayan insanlar bu şekilde yaşadıklarının farkında bile değil. Benim yaşadığım Gaziosmanpaşa'da 40 dakikalık mesafede parkı olmayan binlerce insana anket yapsan en son isteyecekleri park olur ve bu binlerce insanın benim gibi çocukları var. Genel olarak düşünmüyorlar, istemiyorlar ve talep etmedikleri için, her önüne konana boyun eğdikleri için parkları yok ama yürüme mesafesinde 4 tane büyük alışveriş merkezleri var. Daha çok eşek gibi çalışıp, daha çok marka, daha çok ambalaja aşık olabilsinler, onları satın alabilmek için daha çok kendilerini bitirsinler diye.


Toplumun bu bağımlılığının her konuya yansıması benzer. Tuttuğu futbol takımında da isimsiz ama faydalı bir futbolcu yerine veya sabredilmesi gereken yetersiz bir genç yerine ismi olan ama faydası meçhul bir oyuncuyu tercih ediyor. Zira markaya bağımlı. Kubilay'a süre vermek yerine sakat Sow'a Kubilay'ın 10 katı maaş vermek zorunda. Halbuki kısa vadede hiçbir hedefi yok Bursaspor'un. 


Bu şekilde uyuşturulmuş büyük şehirlerin takımlarının, Trabzon'un ve Bursaspor'un sonu küme düşmek veya batmak. Geçen hafta Yusuf Yazıcı'yı ıslıkladı Trabzonspor taraftarı. İstanbul takımlarında da benzer bir baskı var ama onların zirve yarışı verme tecrübesi çok daha yüksek. Yine de Başakşehir gibi baskısı daha az 4-5 yıl önce Süper Lig'e çıkmış hormonlu ve taraftarsız bir kulüple baş etmekte bile zorlanıyorlar.


Bursaspor'da suçlu ne Le Guen ne x, ne y... Bursaspor'da suçlu sabırsızlık, haksız ve yüksek beklentiler. Bursaspor'a UEFA transfer cezası verse, her maç alt yapıdan 5 oyuncu oynatma zorunluğu verse 4-5 yıla şampiyonluk yarışı vermeye başlarlar.



GÜNCEL YAZILAR