"Hayalgücü olmayan insanın kanatları olmaz."
Muhammed Ali

Yazarlar

Sinan Yılmaz
Sinan Yılmaz
@ivansshatov

Türk futbolcular neden böyle?

05/06/2018



34 yaşındaki İsviçreli futbolcu Stephan Lichtsteiner'in Juventus ile olan sözleşmesi bitti ve geçtiğimiz haftalarda Çin'den büyük bir teklif almıştı. Artık 34 yaşında da olduğu için genelde futbolcuların hemen hepsi bu güzel teklifi değerlendirirdi. Gel gelelim Kuzeybatı Avrupalılar biraz farklı oluyor çünkü hayatı bizlerden farklı öğreniyorlar. 


Lichtsteiner Çin'den gelen teklifle ilgili basına yaptığı açıklamada, "Çin'e gitmek istemiyorum çünkü Çin'de mutlu olabileceğimden emin değilim. Sadece para kazanmak için oynamıyorum aynı zamanda mutlu da olmalıyım. Zaten daha fazla para kazanmaya ihtiyacım da yok. Yaşam kalitesinin güzel olduğu bir yerde oynamaya devam etmek istiyorum" demişti. Neden? Çünkü İsviçreli ve yaşam kalitesinin ne olduğunu biliyor. Biz bilmiyoruz ve bilmediğimiz şeyi talep etmek de aklımıza gelmiyor.


Türkiye'nin Emre Belözoğlu'ndan sonra yetiştirdiği en önemli yetenek Emre Çolak, 27 yaşında, Suudi Arabistan'a transfer oldu. Halbuki 4 ay kendisini kastığında La Liga'da bile fark yaratabilecek bir kaliteye sahip olduğunu İspanya'daki ilk sezonunun ilk devresinde kanıtlamıştı. Öyle bir ilk 3-4 ay oynadı ki Deportivo'da yılın oyuncusu seçildi ve sezonun ilk yarısında kilit pas sayısında Barcelona'dan Neymar ve Real Madrid'ten Kroos'un ardından Deportivo'dan Emre Çolak geliyordu. Deportivo bu iki takımın çeyreği kadar bile hücum edemezken Emre kilit pasta bu ikiliyle yarışabilecek kadar müthiş bir ilk devre geçirmişti. Gel gelelim daha önce olduğu gibi yine bunu uzun döneme yayamadı. Sezonun 2. yarısında düşüşe geçti ve bu sezon da bir iyi, iki kötü bir performans ile sonunda Suudi Arabistan'ın yolunu tuttu. 


Arda'nın, Burak Yılmaz'ın ve Emre Çolak'ın kariyer planlamasına bakınca benzer şeyleri görüyoruz. Yeni Türkiye'nin gençlerinin sadece para kazanmaya odaklanmış, istikrarsız, bol tripli, bol kavgalı kariyeri. Türkiye'de yetişmiş genç sporcuların, genç insanların tümü benzer şeyleri yaşarken de biz spor yazarları hala sonucu eleştirip kendimizi tatmin etmeyi marifet sanıyoruz. Kimseyi eleştirmeyeceğim çünkü bunu en çok yapanlardan biriyim. Arda'yı, Burak'ı ve Emre'yi yerden yere vurup, sonucu yorumlayıp, boş yorumlar elde ediyoruz. Bomboş yorumlar bunlar. Arda, Emre ve Burak'ın neden böyle hareket ettiğini sorgulamak yerine; yani nedeni sorgulamak yerine, Emre, Arda ve Burak'ın kendisini yani sonucu sorguluyoruz. 


Geçen bir arkadaşım söyledi. Rüştü, Serhat Akın'ın twitch programına katılmış ve ilk sorduğu soru "Nasıl üç beş kazanabiliyor musun bu yayın işlerinden" olmuş. Arkadaşım diyordu ki, "Çünkü bu futbolcular olaya sadece böyle bakıyor. Para kazanabiliyorsan işe yarar bir iş yapıyorsun. 'Ya ne güzel hem oyun oynuyorsun, hem de sevenlerinle sohbet ediyorsun' demezler çünkü para kazanmıyorsan faydasızdır. Sen eşeksin illa her eyleminden para kazanmak ve çevreni, eşini, metresini, ananı, babanı, dayını, dananı doyurmak zorundasın" 


Açıkçası bu futbolcuların neden böyle düşündüğünü, Lichtsteiner'in ise 34 yaşında bile neden çeyrek maaşla Arsenal'i seçtiğini sadece eğitim sistemine bağlıyorum. Son derece berbat bir eğitim sistemi ile yetişmiş gençlerimiz, gelecek planlamasını da bu doğrultuda yapıyorlar. Enes Ünal ve Cengiz Ünder gibi güzel örnekler de var ancak onlar çok farklı örnekler. Enes'in ailesine baktığımızda henüz 13-14 yaşındayken anne ve babasıyla Manchester City maçlarını izlediğini görüyoruz. Türkiye'nin genelinde kaç aile, çocuklarıyla birlikte bir Pazar öğlen sonrasını Premier Lig maçı izleyerek geçiriyor? Ben çocukluğumda böyle bir şey yaşadığım çevrede hayal bile edemezdim. Cengiz Ünder ise yetiştiği altyapının kendisine sunduğu imkanlar sayesinde güzel bir gelecek buldu ve o da Enes gibi iyi yetişmiş oldu. Birinin yetiştiği kulübü, diğerinin de ailesi; Türkiye'nin genelinden çok başka bir yerde duruyorlar. 


Genele baktığımızda Arda Turan'ın henüz 20'li yaşlarına bile gelmeden Galatasaray Başkanı'nın 'kankası' olmak gibi gayriciddi, cıvık bir statüye eriştiğini görüyoruz... Sonra Emre Çolak'a araba falan hediye ediyor. Saçma salak bir ağabeycilik ve sıfır profesyonellik. O arabanın gölgesi altında kalan Emre bir türlü kendisi olamadı ve ezik karakterini bir türlü güçlendiremedi. Arda ve Emre Belözoğlu gibi kavgacı olsa bile ezik olmasından daha iyiydi. Emre'nin o kadar da karakteri yok çünkü daha 18 yaşından kafa tutamamayı, ağabeylerinin koltuk altında yaşamayı öğrendi. Bu yazıda sonuç üzerinde durmayacağım. Emre'yi kötülemeyeceğim, Emre'ye sadece üzülüyorum. Derdim onu aşağılamak değil çünkü bu yazıyı yazan ben ve okuyan sizler de Emre'nin yaşadıklarını yaşasanız belki bizler de benzer bir kariyer çizecektik. Ben kendimden emin olamıyorum çünkü onun gibi yaşamadım, onun gibi görmedim, onun gibi bir ergenlik dönemi yaşasam ne yapardım bunun cevabını da bilmiyorum. Kendimden ve tanıdığım birkaç futbolcudan yola çıkarak bu hikayeyi devam ettireceğim...


***


17 yaşlarına kadar doğup büyüdüğüm mahalledeki arkadaşlarımla yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyordu. O yaşa kadar futbolcu olabileceğimizi zannediyorduk. Bütün yazı birlikte geçiriyorduk, okulda birlikteydik, halısahada birlikteydik, atari salonlarında birlikteydik, birlikte içki içiyorduk, birlikte tatile gidiyorduk vs. Lise bittikten sonra bir yol ayrımı belirdi ve bu arkadaşlarım liseden sonra farklı işlerde asgari ücretle iş hayatına atılırken, ben de üniversiteye gitmeye karar verdim. Bundan sonrasında da onlar ile benim aramda başlangıçta hiç ama hiç olmayan farklılaşma gün geçtikçe büyümeye başladı. 


Bu klasik bir hikaye ve hemen herkese tanıdık gelecektir. Liseyi bitirene kadar ne dünyaya bakışımızda, ne ahlak anlayışımızda, ne de yaşantımızda hiçbir fark yoktu ancak farklı yollara saptığımız andan itibaren çok farklı insanlar olmaya başladık. 


Bunu evvela üniversitenin ilk yılından sonraki yazda memlekete döndüğümde farketmiştim. Arkadaşlarım asgari ücretle çalışsa da bu parayı sadece harçlık yapabildikleri için çok kolay harcıyorlardı. Hepsi ailesinin evinde yiyor, kira ödemiyor, fatura ödemiyor ve gündüz çalışıp kazandıkları parayı, akşam alkol alabildikleri mekanlarda harcıyorlardı. (Bu Trakya'da, evlenmeden önce gençler için çok popüler bir yaşam tarzı) Yaz döneminde onlara maddi olarak ayak uydurmama imkan yoktu. Ailem zaten üniversite masraflarımı, kira ve fatura masraflarımı ödüyordu. Bir de üzere bir asgari ücret de alkol parası veremezlerdi. Onlar sürekli davet edip, "Hesabı biz öderiz sen sıkılma" deseler de masada yancı olmak oldukça can sıkıcı olduğundan devam edebilecek bir görüşme şekli değildi. Böylece sadece bir sene önce çok yakın olduğun arkadaşlarınla 1 yaz sonra buluşmak senin adına gurur kırıcı olmaya başlayabiliyor. 


Böyle dönemlerde sen ne yapıyorsun? Boş vakitlerini daha ucuz aktivitelerle doldurabiliyorsun. Örneğin yabancı dizi, film izlemek, belgesel izlemek, artık futbolcu olamayacağına kanaat getirsen de futbol veya bir spor dalı izlemek, kitap okumak... Bunlar daha ucuz aktiviteler ve girdiğin üniversite ortamında seni meraklandıran şeyler. 


Ben, liseden sonra iş hayatına atılan arkadaşlarımdan kesinlikle daha iyi bir öğrenci değildim. Aynı derecede başarısızdık, aynı derecede okuldan kaçıp atari salonlarına gittik. Tek fark, ailem açık öğretim okuma isteğime tamam dedi. İlk sene Lüleburgaz'da tanıdığım 4 arkadaşla Eskişehir'e gittik ve aileden ayrı takıldık. 2. sene ise kız arkadaşım Çanakkale'yi kazanmıştı. Ben de kalkıp Çanakkale'ye taşındım. Çanakkale'ye gittiğimde önümde iki seçenek vardı. Ya liseden sınıf arkadaşımın bana hiç uygun olmayan dindar arkadaş grubu ile eve çıkmak. Ya da hiç tanımadığım insanlarla ile bir eve çıkmak. Tabii ki belirsiz olan, 2. opsiyonu seçtim ve hayatımda yaptığım en doğru seçimdi. Üniversite okuyan bir grup arkadaşın evinde bir oda boşalmış ve o odaya talip olmuştum. 2'gi güzel sanatlar, biri fizik, biri de İngilizce öğretmenliği mi ne okuyordu. İngilizce okuyan Antepli kız ile Fizik okuyan Ankaralı çocuk sevgiliydi ve salonda kalıyorlardı. 28 yaşında benden 10 yaş büyük güzel sanatlar okuyan bir ağabey vardı ve diğeri de yine benden 3-5 yaş büyük Malatyalı bir kızdı. Hayatımda yaşamak için bundan daha güzel bir ev hayal edemezdim. Karşı cinsle birlikte yaşamayı, karşı cinse saygıyı, Antep ev yemekleri yapmayı falan bu grupla öğrendim. "Kızlı erkekli bir evde yaşıyorlar" diye Başbakan gençleri ayıplıyordu o günlerde. Halbuki, hayatı öğrenmek için yaşanabilecek en güzel evin o olduğunu düşünüyorum. Farklı cinsiyetlerde olmamız bir an olsun, rahatsız edici tek bir durum yaratmamıştı. Banyoya girmeden önce herkes kapının arkasına bornozunu asıyordu sonra çıkıp odasına giriyordu. Herhangi bir çıplaklık, cinsel açıdan rahatsızlık vs o evde bulunduğum 2 yıl boyunca bir an bile yaşanmadı. 3 ay sonra 28 yaşındaki güzel sanatlar öğrencisi ev arkadaşı gitti, komünist bir arkadaş geldi. Odası Che Guevara posterleriyle doluydu. Lise sona kadar eğitim, öğretim müfredatında bir kez dahi adı geçmediği için kim olduğunu sadece bir kaç kez duyduğum kadarıyla biliyordum, yani hiç bilmiyordum. Girdiğim ortamlarda adı çok geçmeye başladı. Ateşli savunucuları ve kendisinden nefret edenler vardı. Kim olduğunu öğrenmek için okumaya başladım. Sonra Marx, sonra başka insalar, başka fikirler, başka kitaplar, başka filmler, belgeseller.


Bizim öyle bir eğitim sistemimiz var ki, dünya tarihinde insanlığın kaderini değiştirmiş isimlerin adını dahi bir kez anmadan 11 yıllık eğitimi bitirebiliyorsunuz. İster sev, istersen nefret et. Neden sevmeyeceğin veya neden seveceğine dair tek bir fikrin yok. Adamın biri dünyanın kaderini değiştirmiş ama bunu sana söylemiyorlar. Sev diye de söylemiyorlar, sevme diye de. Haberin bile olmasın istiyorlar. Bizim dönemimizde 2. Dünya savaşı bile müfredatta yoktu. 11 yıl bir çocuk okutup da 2. Dünya savaşından hiç bahsetmemeniz için 11 yıl boyunca anlatacak devasa bir çöp yığını yaratmanız lazım. İşte bizim eğitim sistemimiz o yığın. Müzik dersinde Beethoven diye bir isim yoktu, resimde Da Vinci diye biri hiç olmadı. Edebiyatta Dostoyevski diye biri yoktu, Beden Eğitimi'nde Nadia Comaneci diye gencecik kızlara ilham verecek bir kahraman yoktu, Felsefe'de Sartre yoktu. (Galiba Felsefe diye ders de yoktu emin değilim). Bunların hepsini üniversitede öğreniyorsunuz ve aslında üniversite sıralarında da değil. Üniversite ortamlarında, evlerde, cafelerde öğreniyorsunuz. Mehmet Demirkol'un güzel bir sözü var. Üniversite insan bir şey öğretmez. Üniversite insana, öğrenmeyi öğretir. (Bu sözden anladığım. Üniversite ortamının insana öğrenme yolunu açması)


Nihayetinde tüm bunlarla tanışma şansına sahip olan bendim ve bu sırada gündüz çalışıp akşam mekanda içki içen arkadaşlarım ise başka bir hayat yaşadılar. Kesinlikle onlardan daha zeki, daha akıllı falan değildim. Belki o arkadaşlarımdan çok küçük bir avantajım varsa, 'farklı olanı' seçmeye eğilimim her zaman daha yüksekti. Hiç tanımadığım bir şehre 17-18 yaşında taşınmak, tanıdığım sınıf arkadaşımın hiç içime sinmeyen ama güvenilir grubu yerine hiç tanımadığım insanlarla eve çıkmak gibi...


Neyse yıllar geçtikçe, başlangıçta her şeyimizin aynı olduğu arkadaş grubumuzla her şeyimiz farklılaştı. Önce görüşme sıklığımız azaldı sonra memlekete daha seyrek gitmeye başladım. Yılda bir memlekete gittiğimde görüştük, sonra 2-3 yılda bir görüşmeye başladık ve üniversite için yol ayrımına girdiğimizden bugüne 11-12 yıl geçti. Bugün itibariyle artık evlendiler mi, çocukları oldu mu onu bile bilemiyorum. Şimdi buluşmalarımızda benimle aynı dili kullanmadıkları için, ortak paydada buluşamadığımız için, birbirlerine Arda, Burak gibi 'adamsın' diye hitap ettikleri için onları ne kadar eleştirebilirsem, Emre Çolak'ı, Arda'yı da aslında o kadar eleştirebilirim. Sorun onları bu şekilde dünyadan bihaber yetişmeye iten eğitim sisteminde, onlarda değil. 


****


Birkaç genç futbolcu tanıdım. Liseyi bitirene kadarki halleri benimle birebir aynı. Liseden sürekli kaçıp futbol oynayan, atari salonlarında, kahvehanelerde gezen gençler. Dünyadan bihaberler. Ben de öyleydim. Sonra onlar profesyonel oluyorlar. Para kazanıyorlar. Mahalleden arkadaşları etraflarını sarıyor. "Abi ben bir halısaha açacaktım biliyorsun, hep istiyorum. Sen bana bir sermaye versen ortak olsak, ben işletirim sen karına ortak olursun." veya "Abi ben bir Play-Station Cafe açacaktım" veya amcasının oğlu "Abi ben bir kahvehane açmak istiyordum" babası "Oğlum ben artık emekli olsam" ablası "Kardeşim evlilik arifesindeyiz, şu evi çok beğendik ama eniştenle gücümüz almaya yetmiyor" 


Çocuk 18 yaşında birden hiç hak etmediği bir saygınlığa ulaşıyor. Bulunduğu çevrenin, aile ve arkadaş çevresinin adeta ağası oluyor. Herkese para dağıtıyor ve hepsini himayesine almaya başlıyor. Tabi bir yandan bu saygınlık için paraya muhtaç... Bu yüzden kulüp başkanlarına ve yöneticilerine her an boyun eğmek zorunda. Yani bir yandan arkadaş ve aile çevresinin ağası, öbür yandan kulüpte yönetici büyüklerinin uşağı. Kendi gibi zengin futbolcu arkadaşları ve ağabeyleri oluyor. Onlarla mekan açılışlarına gidiyorlar her akşam. Loca kapatıyorlar. Gündüz de futbol ve Play-Station. 


Aslında zenginlik düzeyleri, benim evlenene kadar asgari ücreti mekanda yiyen çocukluk arkadaşlarımla birebir aynı. Sadece loca yerine daha dar bir mekanda içiyor bizimkiler o kadar. Onlar da kız kesiyor, milyon euroluk olan genç futbolcular da. Onlar da hava atıyor, futbolcular da. Sadece daha güzel kızlara ve daha pahalı arabalarla yapıyorlar bunu. Yoksa eylem tamamen aynı. 


Sonra bu futbolculara kendini neden geliştiremedin diye kızıyoruz. Teknik adam oluyorlar ve neden dünya futbolunu takip etmiyorsun diyoruz... Sen eder miydin? Elinde her şeyi satın alabilecek kadar paran olsaydı 18 yaşında, bu eğitim sisteminin 11 yıl boyunca hiç ama hiç özendirmediği şeyi yapıp kitap mı alacaktın o parayla? Veya mekanda güzel kızlarla oturmak yerine sanat filmine mi gidecektin? Bugün Nuri Bilge Ceylan'ın filmini zevkle, sıkılmadan izleyebilmek için birikimlerin olması gerekir. Bundan 11 sene önce izleseydim Ahlat Ağacı'nı veya Kış Uykusu'nu boş boş ekrana bakacaktım. Bugün çok etkileniyorum çünkü öncesinde bu seviyeyi algılayabilmemi sağlayan yüzlerce film izledim. Evet başlangıçta param olmadığı içindi. Premier Lig'i izlemem, blog yazmam da onun içindi. Çok net, sıradan bir blogger, Avrupa futbolunu Türk teknik adamların toplamından çok takip eder ama bunu üniversitede, bütçemize uyan ucuz bir aktivite olduğu için başlattık biz. Saatlerce FM oynayabilecek fakirliğin de Avrupa'da futbolcu isimlerini tanımada katkısı yüksek. Peki ya 18 yaşına kadar bu eğitim sisteminde büyümüş, zırcahil yetiştirilmiş bizlere 18 yaşında o paralar verilseydi? La Liga'ya bile transfer olsak, Türkiye'deki apaçi bir kıza instagram'dan yazmak yerine Valencia - Barcelona maçını yerinden takip edip analizini mi yapardık? Buna şimdi 'ıyk' diyorum ama o şekilde büyüseydim ne olurdum bilemiyorum.


Arda'nın, Emre'nin sanat filmi izleme şansı var mıydı? Buna özendirecek bir eğitim sisteminde büyüdü mü? Bunu özendirecek bir çevresi hiç oldu mu? Arda'nın sinemadan anladığı sevgilisine hava atabilmek için sinema salonunu kapatmaktı. Çünkü çocuk 18 yaşından itibaren zengin yönetici ağabeylerinden ve zengin futbolcu ağabeylerinden sadece 'hava nasıl atılır' onun eğitimini tecrübe etti. Bilinç altına bunu koyabildi. Bunun, sinema kapatmanın vizyonsuzlukla falan alakası da yok. Bunlar deneyimlerimizle, yaşadıklarımızla ilgili. Bugün herkesin ağzında aynı kelime. Geçen gün asansörden iniyorum, liseli çocuklar inmeme müsaade etmeden asansöre binmeye çalıştı. Arkalarındaki bir arkadaşları ise öndekilere "Oğlum beklesenize önce insanlar insin, ne vizyonsuz adamsınız" dedi. Son dönemde vizyon kadar yanlış yorumlanan bir kelime görmedim. Arda'nın yaşamayı bilmemesi, Emre'nin Suudi Arabistan'a gitmesi vizyonsuzluk değil. Daha çok görmemişlik, yaşamamışlık. Lichtsteiner'in Çin yerine Arsenal'e gitmesi de vizyon değil. Görmüşlük, yaşamışlık.


*****


Yazıyı bitirirken beni çok etkileyen bir anımı paylaşacağım. Üniversitenin ilk yılı için Eskişehir'e gittik. Dört arkadaş da finallerden çaktık. Ağustos-Eylül aylarındaki bütünlemelere kaldık ve sınıfı geçmek için hepimiz üçer, beşer ders vermemiz lazım. O bütünleme sınavına bir hafta kala, kalkıp Eskişehir'e gideyim, boş evde bir hafta sadece derslere çalışayım da Açık Öğretim'de bari sınıfta kalmayayım, hepten rezil olmayayım dedim. Neyse bavullarla, yaz sıcağında kan ter eve geldim, kapıyı açtım. Dış kapıyı açar açmaz, hemen sağda salonun kapısı vardı. Oraya girip bavulları yere atacaktım. Salonun kapısını açtığımda yerde bir kız ve bir erkeğin çırılçıplak yattığını gördüm. Kamera şakası gibiydi. Uyuduklarını fark edince uyandırmadan oradan çıkmak için kapıyı çekecektim ki o sırada kız uyandı. Çığlık falan atmadı. Çok şaşırmadı da. Erkek arkadaşını uyandırdı, çocuk "Abi ben Özgür'ün arkadaşıyım" diye kekeledi. "Tamam giyinip mutfağa gelirsin" dedim ve çıktım. 


Sonra giyinip mutfağa geldiler. Meğer benim ev arkadaşlarından Özgür'ün arkadaşlarıymışlar ve Özgür de ev boş olduğu için bize söyleme gereği duymamış. Mutfakta kız, erkek arkadaşının beline sarılmış, koltuk altına girmiş son derece rahat, mutlu, gülümsüyordu. Utangaç değildi. Odama gittim. Çocuğu memleketten biraz tanıyordum. Baba parası yiyen, karaktersiz, yalancı bir çocuktu. Kızın bu olayda utanmamasını ve bu çocukla takılmasını yargılamıştım. O güne kadar ailem ve çevremden edindiğim ezber yüzünden kızı ahlaksızlıkla yargılamıştım kafamda. 


Akşam çocuk "Abi biz sınavlara kadar bu evde kalsak sana rahatsızlık vermeyiz değil mi?" dedi. Özgür'e ayıp olmasın diye, "Onun odasında kalırsınız" dedim. Sonra çocuk "Abi bizim arkadaşlar da gelecekti ama sana da bira getiririz, hatta boşta bir kız var o da gelsin takılırsın" dedi. "Yok abi" dedim. "Sınavlar var, benim kız arkadaşım var. Kıza ve biraya gerek yok. Sizinkiler gelsin, ben odamda kalırım çok ses olmasın yeter" dedim. Sonra geldiler. Gece 4 odanın üçünde inleme sesleri arasında tek odada ders çalışmıştım ve bütünlemede dersleri verip kıl payı ile de olsa geçmiştim. 


O haftadan birkaç ay sonra, Özgür'ün yukarıda bahsettiğim arkadaşı yalnız başına bizim eve geldi. Muhabbet esnasında anlattığına göre bu çıplak yattığı kızı, başka bir kızla aldatırken yakalanmış. Kız bunu kaldıramayıp intihar etmiş. Bu olay bana o kadar çok koymuştu ki, sinirlenmiştim. Nasıl olur falan dedim. O şımarık çocuk "Tek neden ben değilim abi, zaten normal değildi kız, anne babası boşanmıştı, ilaç kullanıyordu, annesinin başka biriyle evlendiği için evine gidemiyordu, babası da nerede belli değil zaten" dedi.. Belli ki o kızcağız, bizim Özgür'ün rezil arkadaşını sığınacak son liman olarak görmüştü. O kadar sağlam sığınmıştı ki, onun yanında düştüğü herhangi bir durumdan utanmıyor, rahatsız olmuyordu. Ve ondan da darbeyi yeyince dayanamadı. Bunu idrak ettiğimde utanması gerekenin ben olduğunu fark etmiş ve şunu düşünmüştüm. 


İnsanları, sana garip gelen davranışları için yargılamadan önce, neden öyle davrandıklarını anlamaya çalış. 


Bunu sıklıkla unutup, hala birçok kez sonucu yargılasam da, esas hatırlamamız gereken, bir neslin bu eğitim sistemi tarafından rezil rüsva edildiği ve hala ediliyor olduğu gerçeğidir. Biz Türkiye'de Stephan Lichtsteiner'i yetiştiremeyiz. Buna neden olanları değil, sonuçları eleştirdikçe de bomboş konuşmaya devam ederiz. 



GÜNCEL YAZILAR