"Hayalgücü olmayan insanın kanatları olmaz."
Muhammed Ali

Yazarlar

Sinan Yılmaz
Sinan Yılmaz
@ivansshatov

Fatih Terim ve Galatasaray'da yaşananlar...

23/12/2017

Fatih Terim Milli Takımdan gönderildiğinde tarih 26 Temmuz. O dönem daha ligin başlamasına 2 hafta var. Galatasaray transferleri bile tamamlamamış, Östersunds'a elenmiş. Tudor'a güven az değil yok! Bu durumda Galatasaray yönetimi Terim'e gitmek yerine Tudor'la devam dedi. Ardından harika bir başlangıç ve sonra sırayla Fenerbahçe, Trabzonspor, Başakşehir maçları günden güne Tudor eleştirildi, Beşiktaş derbisinde zirve yaptı ve Yeni Malatyaspor maçıyla da bardak taştı. Bu bardak Galatasaray'da çok çabuk taşıyor. Küçük bir bardak ve 5 damlada taşıyor. Bunun taraftar gözünde başlıca nedenlerinden biri de, boşta Galatasaray'a gelmeye can atacak elit bir teknik direktör olmasına rağmen Tudor gibi genç bir teknik adamla yola devam edilmesiydi... Her kulüp Terim gibi elit bir teknik adamla çalışma şansı yakalayamıyor. Ben bu dönemde Terim'in herhalde getirilemediğini, bu durumda da Tudor'u göndermenin mantıksız olduğunu savunuyordum.

Nitekim Tudor gönderildiğinde de doğrudan Fatih Terim'e gidilmek yerine menajerlerin önerileri öne çıktı. Ronald Koeman, Blind, Michel Preud'homme, Marc Wilmots gibi Belçika - Hollanda merkezli isimler. Hiçbiri Terim seviyesinde olmadığı gibi Türk futboluna da çok uzak isimler. Bunların futbol kültürü ile Türk futbol kültürü arasında inanılmaz farklar var ve Tudor'u gönderip bunlardan birini getirmek böyle bildiğin gözü kapalı koşmaya çalışmak kadar şuursuzca bir eylem. Sonra Bilic dendi mesela o da ligi Tudor kadar tanıyor. O da Tudor gibi büyük maç kazanamıyor. O da Tudor gibi genç. O da Tudor gibi agresif, disiplinli, çalışkan bir takım kurabilir ama o da deplasmanlarda maç almayı bilecek bir tecrübeye sahip değil. Tudor'dan fazlası da yok eksiği de yok. O halde neden değiştirip daha yüksek maaş vereyim? Fatih Terim dışında bu adı çıkan isimlerden kimi getirseler Tudor'u kovmak rezalet derecede yanlış bir karardı ve bu kararı verdiklerini düşünüyordum. Sonra nasıl olduysa birden Terim'e gittiler ve Galatasaray'dan teklif gelsin diye can atan Terim de hemen kabul etti.

Terim için Galatasaray, Dursun Özbek için de Terim oksijen kadar gerekli bir hale gelmişti. Yoksa ikisinin de sonu geliyordu. Bazı isimler tarafından bence siyasi nedenlerle dışlanan Terim, Bosna Hersek'e gidebilirdi tabi, yine büyük paralar da kazanırdı ama dışarıda bırakılmış, bir nevi bu belli başlı isimlere kaybetmiş olurdu. Bu da onun kariyeri ve karakteri için çok üzücü bir son olurdu. Terim kaybedecekse bile işte böyle bir meydan okuma ile kaybetmeliydi. Ne oldu, ne değişti de Dursun Özbek daha önce yapamadığı, Temmuz ayında ortam çok daha müsaitken yapamadığı bu hamleyi şimdi yapabildi onu bilmiyorum. Belki de sadece yapmak istemedi de ben komplo teorisi ürettim. (Komplo teorileri maalesef böyle. Ne kadar aptalca olduğunu bilsek de çok üretiyoruz)

TUDOR'UN MİRASI Neyse öyle yada böyle bu hamle gerçekleşti. Buna en çok da Tudor'un mirasının yağmalanmayacağını düşündüğüm için seviniyorum. Yukarıda ismi geçen hocalardan biri gelse, Mancini - Prandelli gibi ligi ve kültürü bilmediği için birçok transfer yaptıracaktı. Pandev - Dzemaili gibi kendi bildiği adamları aldıracaktı ve belki bu güzel atılmış temel bozulacaktı. Neyse ki Terim'in Galatasaray'ın tüm maçlarını izlediğini, bazı oyuncularla daha önce çalışmış olduğunu ve en önemlisi 2000 doğumlu genç oyuncuları bizzat kendisinin takip edip altyapıya kazandırdığını biliyoruz. Onun dışında gelenler Galatasaray'ı 3 maç bile izlememiş olacaktı ve başkalarının raporlarına göre tam da transfer dönemi öncesi tutarsız, rastgele kararlar vereceklerdi. Bu da yine sil baştan yapılmasına sebep olacak. Aynı şeyleri yine yaşayacaktık.

Peki Tudor ne bıraktı miras olarak? Scout ekibi ve Cenk Ergün ile birlikte iyi kurguladıkları bir kadro bıraktı. 20 milyon euroluk oyuncu satıp, 40 milyon euroluk harcama yaparak +20 milyona bu transfer piyasasında sıfırdan takım kurduklarını hesaba katarsak önemli bir iş başardılar. Zira o enkazdan 20 milyon çıkarıp sıfırdan 40 milyona bu takımı kurmak günümüz piyasasında hiç de kolay değil. Bunu Riekerink daha kolay yapabilirdi ama yapacak cesareti yoktu. Neymar - Mbappe transferleri öncesi piyasa bu halde değildi. Üstelik Sneijder o yaz hala 5-6 milyon euro edebilecek, Podolski de yine 5-6 milyon euro edecek bir oyuncuydu. Riekerink o yaz 10 milyonluk oyuncu satıp 20 milyonluk transfer yaptı. Pekala Podolski - Sneijder'i de hala para ederken elinden çıkarıp 20 milyonluk satış yapıp 30 milyonluk bir harcama yapabilir, Cenk Ergün - Scout ekibi ile kafa kafaya verip bu yıl atılan temeli geçen yıl başlatabilirdi ama o artık kokmaya başlamış cesedi mumyalamaya çalıştı. Scout ekibine danışmak yerine bonservis + maaş 10.2 milyon euroluk yatırımın Eren Derdiyok'a yapılmasına izin verdi. 5 milyon euroyu Amerika'ya emekliliğe gitmiş De Jong'a bizzat yatırdı.

Sonuçta da bu Sneijder - Podolski gibi oyuncuların eline bakmak zorunda kaldı. Onların diğer oyuncular tarafından taşınması üzerine, kalu beladan kalma bir oyun felsefesi güttü. Bu iki oyuncu ile birlikte çabucak yıldız psikolojisine giren Bruma takımın sürekli bireysel hücum etmesine neden oldular ve bunlar yüzünden takım eksik savunma da yapıyordu. Podolski, mükemmel sol ayağı var. Topu sadece ayağına istiyor ve soluna çekip şut atmaya çalışıyor. Sneijder, müthiş şut ve pas özelliği var, topu sadece ayağına istiyor ve şut veya asist için doğru zamanı bekliyor. Bruma, müthiş bir dripling yeteneği var ve topu sadece ayağına isteyip doğru zamanı bekleyip slalomlarla işi bitirmek istiyordu. Üçü de müthiş özellikleri olan adamlardı ama üçü de doğru zamanı BEKLEYİP, herkes tarafından ezberlenen hücumlarını zorluyorlardı. Diğer Galatasaraylı futbolcular da sürekli onları bekliyordu. Galatasaray hücumda ne yapacağı son derece bilinen ve bu üçünün yarım yarım savunma yapması nedeniyle hiçbir maçta rakibine doğru dürüst pres de yapamayan, hükmedemeyen bir takımdı.

Podolski yeri geliyor solla müthiş bir şut çıkarıyordu, yeri geliyor Sneijder harika bir asist yapıyordu veya Bruma mükemmel bir slalom golü atıyordu fakat hep yerinin gelmesi BEKLENİYORDU. Koskoca Galatasaray takımı bu üç futbolcunun eline bakıyordu. Bu yüzden geçen sezon Galatasaray deplasmanda Adanaspor'a bile hükmedemeyen, 1-0 zor yenen bir halı saha takımıydı. Tolga geçen sezon da Galatasaray'daydı ama bir tane bile topsuz gol koşusu neden yapamadı? Bu sene her maç 10 kere topsuz gol koşusu yapan Tolga, geçen sene bu koşuları 1 kere bile neden yapamıyordu? Nasıl yapsın? Önünde Sneijder var sabit, "topu bana ver, BEKLE, yerine git savunma yap" diyor. Sağda Podolski var sabit. Topu ayağına istiyor ve BEKLE yerine gidip savunma yapmak zorundasın. Sağında Bruma var aynı. Üçü de topu koşu yollarına değil sadece ve sadece ayaklarına istiyorlar çünkü topsuz oyunda ölü gibi hareketsizler. Bruma'nın topsuz koşu yapacak aklı, diğer ikisinin de kondisyonu yok. Diğer 8 futbolcu da bu üçünü taşıyor ki bunlar bir gol - asist yapsın da biz de gol yemezsek kazanalım.

Tamamen çağ dışı bir halı saha futbolu. Üstelik bu, her yaz kampından kilolu dönen, sürekli sakatlanan ve her sakatlıktan yine kilolu dönen Sneijder ile ekibi verdiklerinden de 3-5 kat fazla maaş alıyordu. Bugün Tudor'un ve Cenk Ergün ile scout ekibinin kurduğu takımda Sneijder kalitesinde pas atacak, Podolski kalitesinde şut atacak ve Bruma kalitesinde adam geçecek bir oyuncu yok ama 11 kişi hücum edip, 11 kişi savunma yapabilecek bir takım disiplini var! Belhanda en kötü oynadığı maçta bile sürekli koşturduğu için önü açılan ve her maç 10 kere topsuz gol koşusu yapan bir Tolga var. Önünde topu sadece bana at gerisine karışma diyen ve deniz dubası gibi hareketsiz bekleyenler yok! Önünü açanlar var. Bu sayede Adanaspor'a bile hükmedemeyen Galatasaray gitti ve Gençlerbirliği'ne 5, Osmanlı'ya 3, Kayseri'ye 4 atan Anadolu takımlarını ezebilen bir 'takım' geldi. Bunu yaptığı, bu eşitlik ve takımdaşlık olgusunu yarattığı için de Tudor bana göre Riekerink'in 5 gömlek önünde bir adam.

Bir Anadolu takımı başkanı olsam şimdi değil ama sezon sonunda ilk gideceğim hoca adaylarından biri Tudor olur. Şimdi ismi Alanya - Antalya ile anılıyor. Bunlar için yanlış seçim olur çünkü ligin en çok koşanlar listesinde Alanya 17, Antalya 18. sırada. Tudor'un olayı yaz kampı. Savaşacak, mücadele edecek, fizik gücü yüksek bir takım kurabiliyor ve Karabükspor kadar kalitesiz bir kadroyu da bu yüzden geçen sene ligin orta sıralarına kadar çıkardı, bu sene Karabükspor kadrosunun gerçek yerini görüyoruz. Tudor devrede Antalya - Alanya'dan birine giderse geçen sezon Galatasaray'da Sneijder'in ekibiyle yaşadıklarını yaşayıp bu takımlarla küme de düşebilir ama yazın gideceği bir Anadolu takımını olduğu seviyenin yukarısına çıkaracağını düşünüyorum.

SÜPER LİG'DE YERELLİK GERÇEĞİ Yukarıda Fatih Terim'in ligi, kadroyu tanımasının ve bu yüzden sil baştan yapılmayacağının önemine kısaca değindim. Bunu açmak istiyorum. Örneğin son yıllarda Fenerbahçe'de neredeyse her sezon şu oldu. Her sezon öncesi yeni hoca Miroslav Stoch'un Avrupa ön elemelerinde küçük bir takıma karşı attığı jeneriklik gole kandı ve Stoch'ta iyi bir potansiyel olabileceğini düşündü. Ardından 2-3 maç oynattı ve takım için ne kadar zararlı (topsuz oyunda hiç yok, savunmada hiç yok, sürekli ayağına top isteyip, sürekli top kaybı yapıp, ezbere oynuyor) bir futbolcu olduğunu anlayana kadar puan kaybetti. Sonra Advocaat ve Vitor Pereira Alper Potuk'un merkez ortasaha mı, kanat mı olduğunu çözene kadar da yine puanlar kaybettiler. Halbuki Stoch konusunda hata yaptığını bilen Kocaman bu sezon başı da Stoch jeneriklik gol atmasına rağmen takımdan gönderdi. Alper'i de 'pas almayı' bilmeyen bir oyuncu olduğu için merkez orta saha olarak denemedi.

"Ligi bilen hoca" deyimi hep küçümsenir ama özellikle Süper Lig gibi kendine has dinamikleri olan liglerde son derece önemli. Son 10 yılda sürekli yerli hocaların çalıştırdığı takımların şampiyon olması, lig ortasında ta Avustralya'dan hoca getiren Karabükspor'un, Popovic kültüre alışana kadar son sıraya düşmesi aklıma gelen ilk örnekler. Ayrıca son yıllarda şunu çok net gördük. Dil, din ve kültür farkı yüzünden Şenol Güneş, Premier Lig'de takım çalıştıramaz, Bilic ise çalıştırabilir ancak Şenol Güneş Bilic'ten 3 kat daha kaliteli teknik direktördür. Benzer şekilde Fatih Terim... Yine benzer şekilde Aykut Kocaman... Bizden olanı aşağı ve küçük görürken keyif alıyoruz çünkü o daha dokunulabilir. Toplumda biz gençlerin yabancılara karşı hayranlığı var. Özellikle Avrupalılara karşı. Sebebi basit Avrupa'nın eğitim seviyesi, kültür seviyesi, sanatı, sporu, yaşam standartları hepsi bizden çok daha iyi. Buna özenmekten daha doğal bir şey de yok ancak bu durum bizi sık sık genelleme yapma hastalığına düşürüyor.

Gözü kapalı olarak Avrupa'dan gelen her bir sporcunun veya teknik adamın, Türkiye'dekinden daha iyi, daha donanımlı olduğuna inanıyoruz. Halbuki "Bu da dahil, bütün genellemeler yanlıştır." Friedrich Nietzsche bu paradoksu şunu demek için söylüyor. "Bu söylediğim ifade 'bütün genellemeler yanlıştır' sözü de bir genelleme ve bu doğru bir genelleme ama sırf genelleme yapmak yanlış olduğu için, doğruyu söylesem de yanlış! Genelleme yapmayın, ne olursa olsun doğru olduğunu düşünseniz de, genelleme yapmak tehlikeli ve yanlış"

Kim söylemişti hatırlamıyorum, "Yusuf, Abdülkadir gibi gençler Trabzon'da çok daha kolay eleştiriliyor çünkü daha geçen yıl bu çocukları onların mahalledeki mekanda pide yerken görmüşler. Daha geçen ay uzun sokakta rastlamışlar. Bu çocuklar onlardan biri. Halbuki Milan'dan gelen Sosa el üstünde, havalimanında karşılanıyor... Milan'a yükselmiş, bonservisi, CV'si..." İşte bu kafa yüzünden, sırf Avrupa'dan geliyor diye daha oynamadan havada karşılamalar yüzünden, bitmek üzere olan Sosa sezon başında 2 maç vasat oynadı diye ligin en potansiyelli futbolcusu Yusuf'u kesecekti. Aşağılık kompleksi olmayan bir takım der ki, "Bize Yusuf'u verin, biz size 10 milyon euro + eşantiyon olarak da bu bitmek üzere olan Sosa'yı verelim" ama bizim gibi aşağılık kompleksi geliştirmiş toplumlarda bu kadar yetenekli adam 2 maç vasat oynayınca "Bu bizim velet şımardı, Sosa gibi tecrübeli adam varken ancak yedek bekler" diyoruz. Yerel olanı hep bir aşağılama ve bu sayede marjinal görünme hevesi var yeni nesilde.

Bunu Fatih Terim için de "Taktik teknik bilmez ancak gazla takım yönetir" diyerek ortaya seriyoruz. Andre Pirlo'nun kendini fazla oynatmayan Terim için yazdıkları her yerde büyük bir şevkle paylaşılırken, Rui Costa'yı zirveye çıkaran Terim için Rui Costa'nın söyledikleri gizlenmeye çalışılıyor. Bunları zamanında ben de yaptığım için sebebini, hangi aşağılık kompleksiyle yazıldığını iyi biliyorum.

Blog yazdığımız 20'li yaşların başındaki dönemde Galatasaray Cana'yı transfer etmişti. Cana transferi öncesinde Blog kültürünün öncüsü Bülent Timurlenk kendisi için övgü dolu, şahane makaleler yazmıştı. "Öyle cesur, böyle kahraman..." müthiş epik bir anlatım... O dönem Bülent Timurlenk bizim için rol model olduğundan ne kendisinin yanılma şansı, ne de Cana'nın kötü oynama ihtimali vardı! Rıdvan Dilmen "Yahu bu Cana'dan alt liglerde bile sürüyle var" dediğinde sinirden kuduruyorduk. Bizden çıkan Mehmet Topal'ı bir pas hatasında yerden yere vururken Cana'nın onunla aynı teknik yetersizlikte olduğu gibi, fiziksel olarak da ondan çok daha geriye gitmiş olduğunu kabul edecek fikri özgünlükte değildik. Ezbere yazıyorduk, başkası iyi dedi diye ve yakışıklı, karizmatik olduğu için iyi diyecektik. Bizim Malatyalı Topal'ın ondan iyi olacak hali mi vardı? Bal gibi vardı... Sadece bir sezon sonra Mehmet Topal Valencia'da 30 maça çıkarken, Cana Lazio'da yedek kalacaktı ve fiziğini kaybettiği için ertesi sezondan itibaren de onu ancak stoper yapabileceklerdi...

Neyse insanlar hakkında yargılarımızı farkında olsak da olmasak da böyle kafamızda geliştirdiğimiz genellemeler, ön yargılar belirliyor. Bunları yıkmak için bütün bu dış etkilerden sıyrılıp objektif bakmak gerek. Bence Fenerbahçe'de Kocaman ayrıldığından beri gelen en iyi teknik adam da Kocaman. 5 hafta önce kovulmanın eşiğine gelmişti. O gün kovulsa bugün Fenerbahçe'nin 2. olma şansı bence yoktu. Bu Süper Lig'de kendi kendine gelişen yerel rekabet teknik adamları da çok geliştirdi. Bence Gençlerbirliği - Manisaspor dönemlerindeki potansiyelli teknik adam Ersun Yanal kendisini geliştirmezken ve hala aynı Yugoslav faulü üzerine kurduğu taktikle kendisini tekrar ederken Aykut Kocaman ise sürekli gelişti. Bu sezon 20 yıldır takip ettiğim Süper Lig'de gördüğüm en büyük çarpışmaya tanıklık edeceğiz ve bu adamların her biri (Avcı, Kocaman, Güneş, Terim, Çalımbay, Sumudica, Tuna) bilgi - birikimleri noktasında saygıyı hak ediyorlar. Onlar sayesinde şahane bir yarış izleyeceğiz.

Bu yazıda biraz fazla felsefe yapıp sıktığımı biliyorum. Biraz da karman çorman bir yazı oldu. Terim hangi sistemde oynar, kimlerden nasıl verim alır gibi düşünceleri okumak sizlerin çok daha ilgisini çekerdi tabi... Ama onları Göztepe maçı sonrasına saklayalım. Son olarak her Galatasaraylı grubunda tartışılan konuya değinip bitirelim. "Fatih Terim'in 2013'teki ayrılığının ardından affedilmesi normal mi? Sen affedebildin mi?" Bu gibi soruları bir kaç kişiden aldım ve bir arkadaşa da bu konuda cevap vermiştim. Onu buraya ekleyip bitirmek istiyorum...

"Ben de hata yaptığını düşündüm o dönem. Hakkında çok sert yazılar da yazdım. Daha sonra işin diğer boyutunu da öğrendim ve şuan iki tarafın da hatalı olduğunu düşünüyorum. Bence burada önemli olan nokta şu. Hayatta hiçbirimiz bembeyaz veya simsiyah değiliz. Benim hayatımda hatalarım, üzdüğüm insanlar oldu. Herkesin oluyor. İnsanın en çok kendi siyahlarına bakıp kindar olmaya hakkının olmadığını görmesi lazım. Hayatında hiç hata yapmamışsan, bembeyazsan hiç kimseyi affetme ama benim gibi sıradan bir adamsan kendin gibi hatalar yapanları affetmeyi öğrenmelisin ki kendini de affedebilesin"



GÜNCEL YAZILAR